7 Ekim 2012 Pazar

24- Bohemya

Bunaldım. Kafam dağılsın istedim. Sarhoş bir hispanikten daha kalender kim olabilir? Öyleyse sarhoş bir hispanik dağıtsın kafamı isterdim. Dar sokak aralarından, insanlardan daha çok karanlık bulutların geçtiği ruhsuz bir şehirdeydim. Etrafıma bakınarak sokakları keşfe koyuldum.
Bir yandan kadehindeki içkiyi yudumlayan bir yandan dizelerini mırıldanan bir sokak şairi adımı söyledi. Durdum. Yanında tarot falı açan sokak falcısına göz kırptı. İkisine de birer çeyreklik atıp devam ettim yürümeye. Hızlı hızlı yürüyordum. Sanki birini kaybetmişim ve onu bulmadan asla yapamazmışım gibi. Yapamazmışım gibi derken, belki de yaşayamazmışım gibi. Yada üzülürmüşüm ama hakikaten çok üzülürmüşüm gibi.
Yorulduğumda oturacak bir yer bulamadım. Cafelerin yoğun olduğu bölgeden uzaklaşmıştım. Yeme içme mekanlarından uzaklaştıkça, çevremdeki insanlar da seyrelmişti. Gözüme temiz görünen bir kaldırım taşına oturdum. Utanmasam başımı taşa koyup oracıkta kıvrılacaktım. Uykuya bile dalabilirdim. Kime ne zararım olurdu. Hem zaten kime ne yararım vardı da ben yokken mahrum kalacaktı?
Ayakkabı seviyesinden hayatı izlediğinizde, herşey çok daha cilalı görünür gözünüze. Ayakkabılar önemlidir. En azından benim için öyle. Siyah rugan ayakkabılar, kahverengi süet ayakkabılar, kırmızı topuklular, deri sandaletler... Bir gezginin ayakkabısı hemen belli eder kendini. Farklı milletlerin tozuna bulanmış, alacalı bir renge boyanmış, tabanı biraz ayrılmış, kısacası hayli yıpranmış... Her gezginin ayakkabısı birbirine benzer ama bir gezginin ayakkabısını hemen tanırım. Freddie'ydi gelen. Rimsky'nin mahzeninde tanışmıştık onunla. Satacak bir şeyi kalmadığında, açlıktan kokan nefesini satmış Rimsky'ye. Mahkumlar içinde halinden en memnun olanıydı Freddie. Rimsky de ona pek kıymet verirdi. Tabii Melissa'dan bahsetmediği vakitlerde. İnanın bilmiyorum bu kadının kim olduğunu. Freddie'nin hayatında önemli bir yeri olduğu kesin. Ne zaman anlatmaya başlasa, sesi bal arısı vızıltısını anımsatırdı bana. Vız vız... Aynı şeyi tekrarlar dururdu. İnanın hatırlamıyorum neler anlattığını. Değersizdi benim için. Bana değer katmayan hiçbir şeye değer vermezdim zaten. Çoğu buna bencillik der. Bense aksini yaptığını iddia edenlere samimiyetsiz diyorum. Samimiyetsizlik, kuşkusuz bencillikten daha beter davranış bozukluğu. Onlardan hoşlanmıyorum.
Freddie öyle değildi. Hem bir gezginin samimi olmadığı görülmemiştir; sanmam. Onca farklı insanla tanışıp, rol yapmaya devam etmek mümkün olmasa gerek. Yine de tuhaf bir şey vardı bu adamda. Onu dışarıda tanımış olsam, cimri birinin iticiliği var derdim. Ama o küçücük mahzende, cimri olup da paylaşmaktan kaçınacağı hiç bir şeye sahip değildi. Hiç birimiz değildik.Sadece yaşlı anılarımız vardı. Onlar da ne tarihi edere sahip olacak kadar yaşlanmış ne de bilgelik denecek kadar işimize yaramışlardı.
Freddie'yle göz göze gelmek istemiyordum. Onun kesintisiz bohemine kapılmak, fazlasıyla bohem olan bu şehirde iyiden iyiye bunalmama sebep olur korkusuyla tanınmamak için başımı çevirdim. Geldiği yönün aksine döndüm ve elimle perdeledim yüzümü. Üzüntüyle elini başına koymuş, bakışları uzaklara dalmış bir kadının fotoğraf karesindeki suretiydim bir an için. Fotoğraf makinesi olsa beni orada ölümsüzleştirmek isterdi. Ama eminim fotoğraf makinesini de satmıştır, sahip olduğu diğer her şeyi elden çıkardığı gibi.