10 Temmuz 2016 Pazar

Cok yazar, az okurdum. Simdi hic okumaz yazmaz oldum.

Tekrar yazmaya niyetlendiğim vakit, edebi bir kaygıdan öte, ölüm korkusunu unutma amacıyla açtım sayfayı önüme. Ölüme bu sayede meydan okuduğumu anlatacaktım belki de kim bilir, bu seyahatten döndüğümde. 

Yurdun üç bir tarafına yayılmış serin sulardan istifade etme, biraz serinleme, biraz eğlence maksadıyla düşmüştük yollara. Her yanı mezarlıklarla çevrili, o berrak deniz gözümün önünde canlandıkça, yüzme arzusuyla yanıp tutuşuyor, bir an önce hevesimi serinletmenin yollarını arıyordum. Asfalt yollar son bulduğunda, daracık toprak yollarda yuvarlandı dört çekerin tekerleri. Asfaltla birlikte medeniyetin karanlığını da geride bırakmıştık sanki. Sagda ve solda, önümüzde ve arkamızda bırakarak ilerledik mezarlıkları. Nasıl olurda bunca insan aynı yerde can vermiş olabilir diye düşünmeden edemiyor insan. Sonra birkaç kilometre ötede görünen eşsiz manzaraya takılıyor gözüm. Ve anlamak kolaylaşıyor o anda. 

Deniz ellerini uzatıyor kumsala. Sonra çekiyor kendini geri. Sevdiğini peşinden sürükleyen bir sevgili gibi.

Deniz çekiyor beni derine. En maviye. Balıkların bile bilmediği ücralara. Sonra kuma emanet ediyor. Kıyıda buluyorum tuzlu bedenimi. Güneş alıyor denizi benden. Tuzu bırakıyor saçlarımda. Sonra kumsalın tüm ıssızlığını bırakıyor bize. Sanki bizi cezalandırır gibi ışığını çekiyor üzerimizden. Oysa az önce buradan geçmişti yüzlerce keçi. Az önce burdaydı sürüyü kendi haline bırakıp, nöbetleşe de olsa denizde serinleme molası veren çoban köpekleri. 

Tekrar sabahı beklemeye koyulma vaktiydi. Bizi kumsaldan atıp, denizle başbaşa kalmak isteyen rüzgara inat kurduk çadırımızı. Beklemeye koyulduk. Ayışığı yorulmak bilmiyordu. Oysa biz yorgunduk. Şehirliydik. Ve tabii ki yorgunduk. Başka türlüsü düşünülemezdi. Öylesine yorgunduk ki sırt çantalarımızda taşırdık uykumuzu. Olurda güvenli bir sığınak bulursak hemen kapayalım gözlerimizi diye. Derste, otobüste, trende... Kalabalık güvenli, yalnızlık tehlikeliydi. -şimdilerde değişmiş olabilir-

Çadırda kaldığımız o gece, aydınlanmak bilmedi bir türlü. Tehlikeli yalnızlığımız, mezarlıklardan gelen tuhaf seslerle bir olup aklımıza oyun oynadı tüm gece. Plaj havlularımıza sarılıp dua ettik bir önce sabaha ulaşmak için. Dualarımıza hızlı karşılık bulamayınca yazmaya başladım ben de. Tecrübeliydim. Ne zaman sabah olmasa, girerdim yorganın altına ve büyülü sözcükler yazmaya başlardım parmak uçlarımla. Yazdıkça hızlanırdı zaman. Sanki yalnızca yazdıkça dönüyordu dünya. 

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Iyi seyler vs kotu seyler

Bir anda olur guzel seyler
Ve hep bir anda kotu seyler
Karamsar bakislar cevreler biranda
Hissiz dokunusla benligimi
Bir anlik cigliginda gizli getirdigi haberler martinin
Gogsumden yirtip alircasina yuregimi


9 Mayıs 2013 Perşembe

Tarçınlı Çay

Böyle cenaze ağırlığı çökmüş günlerde iyi geliyor tarçınlı çay. Yazları tarçınlı gül çayı, kışları tarçınlı zencefil. Zencefil kökü aslında beyaz değil biliyor musun? Zencefil kökü aslında zenci bir fili andıracak kadar kara. Kara demişken... yakışır mı tarçın kahveye? 
Mutluluğum, hüznüm, karmaşıklığım, kırgınlığım, dalgınlığım ve öfkem! ama en çok öfkem. Bugün en çok onu seviyorum. Az sonra tarçınlı çay içeceğiz. Öfkem ve ben. Bu ikimizi de mutlu edecek. Eski şarkıları yad edeceğiz. Belki o mırıldanır birini. Benim sesim güzel değil. Ben ancak dinlerim. Çayımdan bir yudum alır ve dinlerim. Çay satacağım tahta masalı küçük bir dükkanın hayalini kurarız kısa bir süreliğine. Sonra unuturuz. 

3 Şubat 2013 Pazar

26- Çok gizli yemek tarifi

göz kapaklarım öyle minik ki, kapattığımda örtmüyor gözlerimi bir türlü. uyuyamıyorum.
uyku bandı olsaydı baş ucumda. yastığımı kapatsam suratıma. yorganı çeksem yüzüme. derken zil çaldı.
Elinde, boyası yer yer soyulmuş kırmızı emaye tenceresiyle kapıma dayanan bu bembeyaz kadın, olsa olsa komşu olur diye düşündüm. kapıyı açtım. selamlaştık. tanıştık.
"Ben Mortishia. pek sık karşılaşacağımızı sanmıyorum. ışığınızı görünce, uyanık olduğunuzu düşündüm. tanışmak istedim. umarım rahatsız etmiyorumdur."
"ben... Hirut. evet hirut. lütfen içeri buyrun. "
Mortishia hastanede hemşirelerin giydiği beyaz terlikleri andıran ayakkabısıyla içeri girdi. Evi benden daha iyi tanıyor gibiydi. tereddüt etmeden sağa döndü. belli ki salonun yerini iyi biliyordu.
Elindeki tencereyi aldım. Tuhaf kokusuna rağmen, kibar gibi biri davrandım. "nefis görünüyor" dedim.
"eşim yaptı. diye yanıtladı. Poe. eğer meşgul olmasa benimle gelmesini isterdim. umarım birgün karşılaşırsınız."
 Oysa ben ne onu ne kocasını ne de bu apartmanda yaşayan herhangibiri hakkında herhangi bir şeyi merak ediyor değildim. Ne kadar az kişiyle tanışırsam,  karşılaştığımda o kadar az kişinin adını hatırlamak için sıkıntı çekerim. isimleri akılda tutmak konusunda hiç iyi değilim.
Mortishia'yla sohbet etmek uykumu getirmişti. cümleleri kafamda toparlayamıyordum. Aslında bunu çok da önemsemiyordum. Muhtemelen benim zihnimi bulandıran maddeler kullandığımı düşündü. tutarsız cevaplarımı başka nasıl açıklardı kendine. gürültüden rahatsız olup olmayacağımı, çirkin insanlara tahammül edip edemediğimi, demire karşı alerjim olup olmadığını sordu. O da uyuyamamıştı besbelli. geç saatin vermiş olduğu etkiden olsa gerek, sorularına anlam veremedim. adaçayı demlemeyi teklif ettim. bana eşlik edemeyeceğini söyledi. ve gitti. onu uğurladıktan kısa bir süre sonra kapattığı ev kapısının sesi apartmanda duyuldu.

7 Aralık 2012 Cuma

Üzüm çekirdeği

Aklımdan bahsetmeyeceğim. Şu sıralar pek işe yaramıyor. telefonu kabından çıkarmaya çalışırken kırılan tırnağımdan da bahsetmeyeceğim. En az aklım kadar o da işe yaramıyor. kastan ve keratinden oluşmuş iki farklı organım beynim ve tırnaklarım bugün beni terk etseler yokluklarını ancak bir kaç gün sonra fark ederim. Onu aradıktan sonra ilgisizliğine tahammül edemediğim için delirip; tırnaklarımı kafama geçirmek ve beynimi oracıktan söküp almak istediğinde.

3 Kasım 2012 Cumartesi

25- Tanışıyor muyduk?

Belki de artık kurulu bir düzene geçmenin vakti gelmişti. En azından ölümüm konusunda kesin kanıya varana dek. Fakat cebimdeki belirsizlik bunu güçleştiriyor. Nasıl bir hayat süreceğime karar vermem için önce ne kadar param olduğunu bilmem gerekiyor. Oysa paramın miktarı, kim olduğumla alakalı. Çağrıldığım isimler değiştikçe paramın miktarı, hatta dövizin cinsi bile değişiyor.

Bu yüzden toplumun en alt tabakasından bir yer edineyim dedim. En altın ortalarından seçtim yerimi. Fazla dikkat çekmeyeceğim bir yer. Komşularım beni Hirut diye çağırıyordu. Kiraladığım dairenin eski sahibinin adı olmalı.

Taşındığım mahalle, rengarenk çamaşırlarla süslenmiş bir karnaval, pencereme resmedilmiş gibi süslüyordu salonumu. Önce evi temizletecek birini bulup bulamayacağını sordum ev sahibine. Eşinin yardıma gelebileceğini söyledi. Tek odası olan bu evi temizlemek bizi çok zorlamadı. Yerleştim. Yerleşik hayatın değerini o an farkettim. Yerleşik hayat, eve girip ayakkabılarını çıkartabilmek... Sonra çorabını da çıkarıp parkeler arasındaki boşlukları hissetmek. Ayakkabılarımı çıkarınca kendimi gerçek evimde gibi hissettim. Belki de artık bu evi gerçeklerime dahil etmeliydim. Ama ayaklarım... Evimde bir ayna olmadığından yüzümün neye benzediğini ancak tozlu ve perdesiz pencerenin camından yansıdığı kadarıyla biliyordum. Kendimi tanımasam yansımamı 'ben' sanabilirdim. Ama ayaklarım... Onlar kesinlikle 'benimkiler' değildi. Büyükten küçüğe sıralandığında sondaki iki parmağım bitişikti. Her iki ayağımda bir çift bitişik parmak vardı. Önce bunu komik bir göz yanılması sandım. Ayırmaya çalıştım. Olmadı. Uzun zaman ayakkabıyı ayağımdan çıkarmadığım için olabilir mi diye düşündüm. Ama hayır! Bunlar Hirut'un ayaklarıydı.

Artık bu bitişik parmaklar benim işaretimdi. Öyle sanıyorum ki, Tanrı ölüp de tekrar dirildiğimizde bizleri karıştırmamak için böyle işaretler koymuştu. Kimbilir belki mahşerde bizleri hangi özelliklerimizden tanıyacağını not ettiği küçük bir defteri bile vardır. Neticede hayatlarımız bizi bambaşka kişilere dönüştürüyor. Hiçbirimiz bizi dünyaya gönderdiği o göbeği kordonlu bebekler değiliz. Nasıl ki Hz. Adem yasak elmayı yuttuğunda onu boğazındaki adem elmasıyla damgaladı, nasıl Kabil'i alnındaki izden tanıyacaksa, beni de bitişik parmaklarımla işaretledi.

Öyleyse tanınmamak için hep kapalı burunlu ayakkabılar giyeceğim. Hirut'un günahlarının cezasını çekmek istemem. Beni soyup mezara atmadıkları sürece, O'nun beni tanıyacağını sanmam.