Bu adam çıldırmış olmalı. Başdöndürücü yükseklikte, oturduğu yerden bacaklarını boşluğa salacak kadar fütursuz, yardım çağırmak yerine ses kaydı yapacak kadar tuhaf. Bir insanın bu hale gelmesi için Tanrı'nın içindeki endişeyi söküp alması gerek. Yine de gelmiş olmama sevinmiş görünüyordu. Ya da ben öyle sandım. Meğer içecek bir şeyler getirmemi, ve birlikte manzara keyfi yapmayı hayal ediyormuş. Gözlerinde gördüğüm sevinç, içecek umudunun ışıltısıymış. Onu bulunduğu yerden tek basıma çıkarmam olanaksızdı. Az ilerideki yol çalışmasında çalışan işçilerden yardım istedim. Victor, sarkıttığımız halatı beline sıkıca bağladı ve yukarı çekerek onu kurtardık. Yüzü kan içindeydi. Belli ki birileri onu hırpalamıştı. Omuzlarındaki tozu elinin tersiyle silkeledi. Önce işçilere onu kurtardıkları için teşekkür etti her biriyle tokatlaştı. İşçiler merak içindeydiler. Yine de bir şey sormadılar. Belli ki olası bir suç durumunda, şahit olarak ifade verme ihtimali, şehirli her insan gibi onların da bilinç altında yanıp duran bir uyarı lambasıydı.
İşçiler geri döndüler. Victor ve ben kaldık.
"çok teşekkür ederim tracy. Sen olmasan kimse beni kurtarmaya gelmezdi. Unutularak ölecektim bu köprüde."
"rica ederim. Mutlaka birileri gelirdi. Ben artık gideyim. Basını derde sokmamaya çalış olur mu?"
"çok kolay olmayacak ama denerim."
Gülümsedim. tracy rolü beni zorladığından konuşmayı uzatmak istemedim. Tracy'nin nerede ne cevap vereceğini ben nerden bilebilirdim. Taksinin geldiği yönde yürümeye başladım.
"hey tracy! Tekrar teşekkürler. Philipi görürsen selam söyle."
Yaklaşan araçlar arasında boş bir taksiye denk gelmeyi umuyordum. Bir yandan da yağmur çiselemeye başlamıştı. Şehrin sarı taksilerinden döşemeleri en temiz ve en mis kokulu olanına denk geldiğimi sanıyorum. Gecen seferkinin aksine, hoş sohbet bir şoförle yolculuk ettim. Yol üzerinde devasa büyüklükte iki fabrika vardı. Yolun karşılıklı iki yanına konuşlandırılmışlardi. Vardiya değiştiren işçiler yol kenarındaki otobüs durağında beklemekteydi. "büyük fabrikalar" diye mırıldandım. Büyükten de öteydiler. Daha önce böylesini hiç görmemiştim. Neden gelirken farketmemiştim? Olamaz! Farklı yoldaydık. Köprüye gelişim bu kadar uzun sürmemişti ki zaten.
Düşündüm de, otele gitmek veya bu taksiciye sohbet ederek varacağım yeri bilmediğim yola devam etmek... Ne farkeder ki?
Uzun suren sessizlikten rahatsız olmuştum. Bir konu açmak istiyordum. "ne fabrikası bunlar?"
"anlaşılan buralı değilsiniz. Anlamıştım zaten. Sehrimizde yaşayan herkesin yolu bu fabrikadan geçmiştir. Dilerseniz sizi oraya götürebilirim. "
"beni bu yüzden mı farklı yoldan getirdiniz? Fabrikayı gezdirip benden para istemek için mı? Hayır beyefendi, şehrinizde bana rehberlik edeceğiniz başka yerler varsa gezebiliriz ancak bir fabrika gezisi su an en son isteyeceğim şey."
"kusura bakmayın hanımefendi ama gördüğünüz gibi insanlar pek taksi kullanmıyor bu şehirde. Biz de aracımıza aldığımız müşterileri turistik güzergah üzerinden götürüp para kazanmaya çalışıyoruz."
"turistik mi! Ciddi olamazsınız! Tarihi yapıları, doğal güzellikleri, müzeleri filan yok mu? Bu yalnızca bir fabrika. Biraz büyük bir fabrika ama turistik olduğunu göstermez"
"ne üretildiğini merak ediyordunuz değil mi?"
tam bu sırada kulağım radyoda yapılan anonsa takıldı. tv starı Wendy'nin bilinmeyen bir sebepten dolayı rahatsızlanarak hastaneye kaldırıldığı son dakika haberi olarak veriliyordu. Bu haber taksicinin dikkatini çekmişti. Bir an gözlerini yoldan ayırıp radyoya baktı. Sanki yayını yapan sunucuyu görecekmiş gibi.
"bu mümkün mü?" diye mırıldandı taksici?
mümkün olamayacak olan neydi peki? Wendy denen kızın hastalanması mı, bu haberin radyoda yayınlanması mı yoksa şehirde fabrika dışında gezilecek mekanların bulunması mı?
Duman bürüdü şehri
sonra göremezleşmiş gözlerimizi
en son ceviz biçimli beyin kıvrımlarımıza sindi
duman gibi çektik ömrü
nefes nefes soluyup verdik sonra
haketmeyen ruhlara
ah Nefes'i anlamak
ılık bir esintiyi çekmek burun deliklerinden
portakal kokulu bir taksinin açık penceresinden
28 Mayıs 2012 Pazartesi
10 Mayıs 2012 Perşembe
16- Üçüncü Köprü
Bazı uykular guzel ruyalar bahşetmezler yada yorucu kabuslar. Yada görürüz o rüyaları fakat bize tesir etmediklerinden unuturuz uyanana kadar.
Uyandığımda hava kararmıştı. Aynı koltukta buldum kendimi. Camdaki yansımam hala Tracy'ydi. Ortalık hala sessizdi. Fiona koşa koşa yanıma geldi. Egilerek -sanki yanimda baskaları varmış ve Onlardan gizli birşey söylemesi gerekiyormuş gibi- "hanımefendi, telefonda sizi arayan victor adında bir bey var." victor victor victor... Hic şaşırmadım, ilk kez tanıdığım birinin bedeninde daha önce hic bulunmadığım bir otelde, eksik olan tek sey victor adındaki gizemli beydi ve o da şimdi telefonun öbür ucunda. "öyle mı" dedim -sanki bu telefonu bekliyormuşum edasıyla.
"alo?"
karşımdaki ses telasliydi. Aceleyle bir seyler anlatmaya çalışıyordu;
"tracy?sen mısın? Ben victor. Philipi aradım ama bir gemiden seyahatten filan bahsetti. Ne haltın pesinde bilmiyorum.sonra seni aramamı söyledi.nerdesin?yardimina ihtiyacım var.bak şimdi bişey sorma, gercekten zor bir durum.geldiginde herseyi açıklayacağım. Tracy? Tracy ordamisin? "
"evet.evet seni dinliyordum.neredesin?ben .. gelmeye çalışacağım.."
"tracy mutlaka gelmen lazım!adres.. :D sen Kaikyo köprüsüne gel. Ama acele et. Bu arada manzaranın tadını çıkarmak istersen i" aniden telefon kesildi. Geri aramaya gerek görmedim. Söylediklerinin devamını merak etmiyordum. Hatta bahsettigi köprüye gitmek de dikkatimi çekmiyordu. Ama yapacak daha iyi bir isim de yoktu. Guzel manzara vaadi beni cezbetmeye yetti. Çantama bir miktar para atıp otelden çıktım.kapida bekleyen taksinin açık duran sag camına egilip Kaikyo köprüsüne gitmek istediğimi ama paramin yeterli olup olmadigini bilmediğimi söyledim. Sevimsiz bir şofördu. Turistlerden hoşlanmayan tiplerden.gobekli.kareli gömlekli.biyikli."taksimetre ne yazar bilemem" dedi. Bindim taksiye.15 dakika sonra köprünün ayağına gelmiştik.burda ineceğimi söyledim. Taksicinin böyle uygunsuz bir yerde inip ne yapacağımı merak ettigini biliyordum.ama sesini çıkarmadı. Sadece geri dönüş yoluna girmek için köprünün karsı tarafındaki sapaktan dönmesi gerekiyordu.bu yüzden homurdandi.
Taksiden indiğimde ne yapacağımı bilmiyordum.dikkat çekmemek için kendimden emin bir ifade takındım.gelip geçenler, birini beklediğimi sansınlar istedim. Bu esnada birinin tracy diye seslendigini duydum. Victor denen adam olmalıydı.bana sesleniyordu fakat onu göremiyordum.yolun karşısına baktım, gözlerimi kısarak, arkamı dönüp baktım belki ortadadır diye.ama kimse yoktu. Olsa bile gördüğüm kisinin victor olup olmadıgından nasıl emin olabilirdim ki. Sonra tekrar seslendi; "tracy! Buradayım.asagi bak!"
Uyandığımda hava kararmıştı. Aynı koltukta buldum kendimi. Camdaki yansımam hala Tracy'ydi. Ortalık hala sessizdi. Fiona koşa koşa yanıma geldi. Egilerek -sanki yanimda baskaları varmış ve Onlardan gizli birşey söylemesi gerekiyormuş gibi- "hanımefendi, telefonda sizi arayan victor adında bir bey var." victor victor victor... Hic şaşırmadım, ilk kez tanıdığım birinin bedeninde daha önce hic bulunmadığım bir otelde, eksik olan tek sey victor adındaki gizemli beydi ve o da şimdi telefonun öbür ucunda. "öyle mı" dedim -sanki bu telefonu bekliyormuşum edasıyla.
"alo?"
karşımdaki ses telasliydi. Aceleyle bir seyler anlatmaya çalışıyordu;
"tracy?sen mısın? Ben victor. Philipi aradım ama bir gemiden seyahatten filan bahsetti. Ne haltın pesinde bilmiyorum.sonra seni aramamı söyledi.nerdesin?yardimina ihtiyacım var.bak şimdi bişey sorma, gercekten zor bir durum.geldiginde herseyi açıklayacağım. Tracy? Tracy ordamisin? "
"evet.evet seni dinliyordum.neredesin?ben .. gelmeye çalışacağım.."
"tracy mutlaka gelmen lazım!adres.. :D sen Kaikyo köprüsüne gel. Ama acele et. Bu arada manzaranın tadını çıkarmak istersen i" aniden telefon kesildi. Geri aramaya gerek görmedim. Söylediklerinin devamını merak etmiyordum. Hatta bahsettigi köprüye gitmek de dikkatimi çekmiyordu. Ama yapacak daha iyi bir isim de yoktu. Guzel manzara vaadi beni cezbetmeye yetti. Çantama bir miktar para atıp otelden çıktım.kapida bekleyen taksinin açık duran sag camına egilip Kaikyo köprüsüne gitmek istediğimi ama paramin yeterli olup olmadigini bilmediğimi söyledim. Sevimsiz bir şofördu. Turistlerden hoşlanmayan tiplerden.gobekli.kareli gömlekli.biyikli."taksimetre ne yazar bilemem" dedi. Bindim taksiye.15 dakika sonra köprünün ayağına gelmiştik.burda ineceğimi söyledim. Taksicinin böyle uygunsuz bir yerde inip ne yapacağımı merak ettigini biliyordum.ama sesini çıkarmadı. Sadece geri dönüş yoluna girmek için köprünün karsı tarafındaki sapaktan dönmesi gerekiyordu.bu yüzden homurdandi.
Taksiden indiğimde ne yapacağımı bilmiyordum.dikkat çekmemek için kendimden emin bir ifade takındım.gelip geçenler, birini beklediğimi sansınlar istedim. Bu esnada birinin tracy diye seslendigini duydum. Victor denen adam olmalıydı.bana sesleniyordu fakat onu göremiyordum.yolun karşısına baktım, gözlerimi kısarak, arkamı dönüp baktım belki ortadadır diye.ama kimse yoktu. Olsa bile gördüğüm kisinin victor olup olmadıgından nasıl emin olabilirdim ki. Sonra tekrar seslendi; "tracy! Buradayım.asagi bak!"
6 Mayıs 2012 Pazar
Karpuz Çekirdeği
Ne zaman düşünecek olsam bir şüphe kaplar icimi. Emin olamam bir türlü ne istediğimden. Böğürtlenli dondurma mı yoksa vanilyali mı? Ne zaman böğürtlen yesem yabani böğürtlenler topladığımız cayır gelir aklıma. Parmaklarımı boyardi. Karar veremezdim anneme ne yalan söyleyeceğime. Komşu verdi böğürtlenleri mi desem yoksa anneannemin bahçesinden mi? Ne zaman yalan söylesem yanaklarım kaşınır. Kasidikca daha da fena bir hal alır. Vicdanımın yanaklarımda gizlenen bir salgı olduguna beni inandırır. Sonra kızarır, sonra acır. su çarparım yüzüme, ferahlatır. ne zaman ferahlatıcı bir hisle uyansam, o cehennem yazında yediğimiz karpuzlar gelir aklıma. tatsız olur bazıları. umursamaz kimse, aldırmayız çekirdeklerine. sahi çekirdeği de kavrulur değil mi karpuzun?
1912
bu kadar olur doğrusu! hayret ediyorum. kim açtı bize bu kapıyı? kim açtıysa tekrar açsın lütfen! çıkmak istiyorum. öyle bir bahçe ki kararsızlık ağaçları dallarını uzatmış her bir yana. kaçmak neye yarar. pişmanlık ısırganları da kol geziyor ortalıkta. bilirsiniz ısırganları, bir değdi mi artarak yayılır tüm kola veya bacağa. örtünmek gerek, başka türlü gezemezsin bu bahçede. pişmanlıktan kurtulmanın başka yolu yok. yada yem olacaksın yüzyıllık ağaçların balta görmemiş dallarına. kalmak ile gitmek arasında veya yalan ile doğru ve hatta konuşmak ile susmak arasında kararsızlığa boyun eğeceksin sonra. mutluluk için yaşarız. düşünür düşünür de neyin bizi mutlu edeceğini anlamayız, yokluğunu hissedene kadar. bazen iki hafta bekleriz çiçekleri açmış vişne ağacının dibinde. bir de çırpındıkça çamura bulanır, bahçede kamufle oluruz. kimse farkedemez varlığımızı, öylece bekler, yok oluruz.