31 Ekim 2011 Pazartesi

"sevmek zamanı"

"şimdi sırası değil. önce şu resmi bitirmek istiyorum"
"sahi kim ki o çizdiğin.ben değilim belliki."
"evet bir başkası.tanıdığını sanmam."
"peki.bitince bakarım öyleyse.bunca işi ertelediğine değer umarım.öyle çok vakit harcıyorsun ki tablonun başında"
"evet değiyor.değmese de çizerim."
"çiz tabi.sen bilirsin."

30 Ekim 2011 Pazar

Kahve Tortusu

parlak yüzlü kaşıkta gördüm yüzümün yansımasını.metal kokulu gecelerden biriydi.uyaklı cümlelerimden vazgeçmeye karar vermiştim ki, uyku bastırdı ve başım döndü, yığıldım aniden.halı yumuşaktı.tüyleri burnuma kaçtı.hapşırdım.korktum ölmekten.saniyelik kalp duruşlarını anlatan efsaneyi hatırladım.ölüm çöktü üzerime.yaşadığımı hatırlamak için kaşığı kahvemin kremasına daldırdım.haddinden fazla tatlı krema kaydı kaşığın üzerinden.tarçın koktu kar taneleri.ve beni içine çekti kahve.süzüldüm bardaktan içeri.uzun bir yolculuktu.kaygan porselende süzüldü çelimsiz bedenim.sinek vızıltısıydı sanırım duyduğum.kulağımda vızıldayan bir müzikti yada.ama eminim vızıltıydı.her neyse, hiç olmadığım kadar hafiftim yine de.sonsuzluk gibiydi.hiç bitmeyecek gibi.parlak kaşığın ışıltısını gördüm tepemde.hala dumanı tütüyormuydu acaba kahvenin.oldukça sıcaktı içerisi.ama uyku sıcaklığından fazlası değildi.elimi uzatsam yukarı, geri çıkabilirmiydim acaba.deneme vakti değildi henüz.tadını çıkarmak istedim uzun uzun.düştüm ve düştüm ta ki dipteki tortuya ulaşıncaya dek.kumsalda ayaklarını suya sokmak gibiydi aşağısı.hem ıslak hem tortulu. parmak aralarımda dolaştı kahve tortusu. gıdıkladı ve çekildi.gelgit gibi kararsız kahve tortusu, bir oraya bir buraya savruldu.sonra yukarı doğru yol aldılar.hızla çırpınmaya koyuldular.giderek soğudu içerisi.belli ki savrulan tortular yaklaşan hortumun habercisiydi.gitme vakti dedim kendi kendime.yukarı kaldırdım başımı.yola koyulmaktı istediğim.ama önce şaşkınlığımı dile getirmeliyim.kaşığın parlak yüzü, yerinde duramayan bir güneş gibi çepeçevre dolaşıyordu bardağın çeperlerinde.çarpıyordu bazen.hoş bir tını çalınıyordu kulağıma.ama uzuyordu titreşimler.sonsuzluk gibiydi.bitmek bilmedi bir süre.sonra duruldu fırtına.güneş çekildi yavaştan.peki ya kimdi beni önce dibe salan ve sonra umursamadan karıştıran.ben kahvenin tortusunda geziniyorsam, ben değilim kaşığı tutan.kimdi öyleyse güneşimi yerinden oynatan.gidip hesabını sormalıydım.son bir kez yüzemeden kahvenin en koyu sularında, kulaçlarımı savurdum yukarı.gidişimden kısa sürmüştü dönüşüm.öyle acele etmeme rağmen, döndüğümde yalnızca kendimi buldum.öylece dalmış, kahvemi karıştırıyordum.

29 Ekim 2011 Cumartesi

Zavallıya

seviyorum boşluğu.düşmeyeceğini bilerek uçma hissi.siyah kuğunun kanat çırpışları, çevredeki huzuru dağıttı.kötülük esintisi, seni baştan çıkardı.seni tanırım.doğmadan önce belliydi ya kaderin, araftan geçiyordum.cennetteydin sen.köprünün sağında gördüm seni.ve bir roller coaster geçti cehennemden.çığlık çığlığa çıplak bedenler.dikkatim dağılmış olacak. mani olamadım hamuruna katılan kararsızlığa.keşke sadece markette kararsız olsan.nasıl böyle kararsız olmayı beceriyorsun bilmem, yaşayıp yaşamamaya karar veremeden geçirdiğin 25 yıl olmuş.suçlama beni.ben olsam ölmeyi seçmiştim çoktan.

Sarmaşık Sardı Zamanı

yalvarırım zaman dur gitme.
sahneye itme beni, üzerime doğmasın ışıklar,
ölmeyeyim henüz.biraz yavaş.
biz çocuktuk. kalp atışlarımız hızlıydı şimdikinden.dizimiz kanasa, yarası kapanırdı iki güne.tadını çıkardık.hem de öyle güzel çıkardık ki, damağımıza yapıştı anılar.dişlerimin arasında kırıntılar.
yanlışlarımız bizi yaşlandırmadan
zaman dursa bir kaç zaman
mikrofonda Stephen olsa yine,
someday dese. inse sahneden. kulağıma fısıldasa. someday dese.
yine de giderdik.hiç bir yere olmasa evimize giderdik. o eski tahta masada yaşlanacak değildik ya, nasılsa giderdik.kuzey kutbuna olmasa, ekvatora.
Stephen iyi şanslar dilerdi ben çıkarken.cam kapı üzerime kapanırdı.mutlaka kar yağardı dışarıda.ve cam kapı buğulanırdı. elimle silip son kez içeri baksaydım keşke. belki tanıdık bir yüz görür de vazgeçerdim.
sesin çok çirkin adam.katlanamıyorum seni duymaya.ne olur zaman bu çirkin sesle dolup bitme.biraz daha yavaş.ağır ağır geçsin saatler.dursan keşke.dur dediğimde yada canın istediğinde.

27 Ekim 2011 Perşembe

Phantom of the Opera

-Ay! affedersiniz.
-otobüsün en fena yeri, ayakta durmak çok zor değil mi?
-evet.bağlantı yeri ya ondan.
-eh, evet sanırım ondan.
-ne çalıyorsunuz?
-bunu mu soruyorsun, gitar.
-farketmeliydim.hem de gibsonmış.
-gibsonı herkes sever:) nereye gidiyorsun?
-son durak.
-yok yanlış anladın.hangi okul demek istedim.
-ben bitirdim.okumuyorum.
-öyle mi? seni Berklee'de gördüğüme emindim. bu geceki konserde değilmiydin?
-evet ama sadece dinleyiciydim. çok güzeldi.
-öyleydi.
-sen Berkleedensin galiba?
-evet.
-beğendin mi konseri?
-şey, aslında, sahnedeydim ben.
-nasıl yani? ciddi olamazsın.
-yo, ciddiyim.
-bu durumda seni görmem gerekmezmiydi?
-evet, şey, belki biraz arkadaydım. ben operanın hayaleti olmasam, arkada oturanlar senin kadar şanslı olamazlardı. ve inan bana, müziği asla duyamazlardı :)
-yalnızca bir hayaletsin demek.
-operanın hayaleti.müzik mühendisliği öğrencisiyim.
-bunu hiç duymamıştım.
-boşver, duymadığımız ne çok ses olduğunu bilsen...hayaletler mesela.onları duyamıyor bir çoğumuz.
-haklısın.ama ben gitar çaldığını sanmıştım.
-çalıyorum.ama ünlü olamasam da yaşayabilmem gerekir, değil mi?
-neden öyle dedin.Berklee'de okuyorsun.çok paran olduğuna eminim.
-evet :) Berklee bütün paramı almadan önce öyleydi.
-  :) sen nerede ineceksin?
-sondan bir önce.
-gelmek üzereyiz öyleyse.
-hoşçakal.
-dur! gitarını unuttun!

"The destination of this train is Alewife. Doors will open on the right."


25 Ekim 2011 Salı

bahcemde kotuluk cicekleri

.
artık sanatı kovalamıyorum.belki bir gün kendisi gelir. ama artık yolunu gözlemiyorum. yani gelse de fark etmem.
.
sözlükten kelimeler tutmuyorum. işe yaramıyorlar. kaybettim her şeyimi. en başta kelimelerimi.
.
hayır. olmayacak öyle. yenilerini kazanmak zaman alır.
.
kelimeler, sesler, tatlar ve nefes. dahasını yazamıyorsam sanat dudaklarımda olmalı.
.
radyo vardı biz küçükken. yine var. içindeki sesler gibi dışındakiler de değişti.şarkı tutmuyorlar.
.
yaralarımı korumayacağım. kanasalar da olur. gideceğim nasılsa. orada yeni kanlar elbet bulunur.
.
silmeyi yazmaktan daha çok seviyorum.sevdiğim cümleleri sildim.belki sevemediklerimi de seven olur.

21 Ekim 2011 Cuma

Derin bir Nefes

kış geldiği zaman, bulutlar kara döndüğünde, ırmaklar donup buzlar ülkesi uykuya daldığında,
uyanırsam ve uyandığımda donmuş ırmağın altında uzanıyorsam, nefes alamazsam, göremezsem ağaçları parıldatan buzdan sarkıtları
farketmezse beni  ince buz tabakası üzerinde kayan çocuklar, nefes alamazsam,
kuşlar kanat çırparsa üzerimden ben hissedemezsem rüzgarı, çok soğuksa aşağısı, nefes alamazsam, ısıtamazsam ellerimi
güneş ısıtmazsa beni, karanlıkta göremezsem ben güneşi,
ve balıklar da inmişse derinlere, büyükler tüketmişse küçükleri ve sıra bana gelmişse
nefes alamazsam, bağıramazsam, seslenemezsem, çok derindeysem ve kimse duymazsa beni
belki pasifiktir suyuna karıştığım.bulun beni.

19 Ekim 2011 Çarşamba

Vitrin

eskicilerde bir koku olur ya hani, naftalin gibi amonyak gibi toz gibi bir koku. eski kıyafetler ve eski plaklar, bavullar ve sandıklar içine tıkılmış hayatçıkların kısa özetleri.
işte bu tanıştığım eskici her bir eşyanın kime ait olduğunu biliyor. adamlarla pazarlık ederken kim olduklarını öğrenip ona göre değer biçiyor. satarken de ona göre satıyor. bu durumdan çok karlı çıktığını sanmam. çok para kazanmaya ihtiyacı da yok gerçi. aylık ulaşım ve barınma masraflarını karşılayacak kadar kazanması yeter. küçük evinin büyükçe bölümünü depo olarak kullanıp, haftanın iki günü kentin işlek pazarlarında satış yapması yetiyor. bir de tren makinistleri, içinde eskileri taşıdığı çuvallara garip garip bakmasa.
hayranıkla dokunduğum bir antikanın fiyatını sordum. bir şey söylemedi. çok sevmiş olmalı. satmak istemiyor diye düşündüm. fiyat söylese alacakmıydım ki.
Dayanamayıp sordum ya eskilerden birini çok severse, yine de satarmıydı diye. başkasının benden çok sevme ihtimali yokmu sence diye sordu bana. Doğru tabi ama ona ne ki başkalarından. güldü bir süre. sonra birşeyler mırıldandı, deyim gibi. anlamadım bende. kapıya yöneldim. hoşçakalmasını temenni edip çıkacaktım ki "satardım" dedi. bu meslek insanı öyle yapıyormuş.önce başkalarının eskileriyle mutlu olmaya çalışıyormuşsun.sonra onlar senin eskilerin oluyormuş.her parçayı satışında için acıyormuş önce.sonra gelen parçaları sahiplenmemeyi öğreniyormuşsun.
Eskici ya biraz sarhoştu yada fazlaca yaşlı. Her halükarda sohbete değer bir amcaydı.

Tren ve Siren

Zaten odam karanlık ve karıncalar yaşıyor kitap sayfalarımda. bir de tren sesi geceyi bölüyor sık sık.
Zaten unuttum kendimi anlatmayı. kısa süre önce başkalarını anlatmaya kaptırdığımdan olsa gerek. şimdi parmaklarım tuşlar üzerinde harmonik harekette. önce yazıyor sonra siliyorum. beni anlatan kelimeleri unuttuğumdan olsa gerek.
Zaten insanız ya, unutuyoruz çabucak. Firavunu da unutmuştuk. ibret almayı unutmak hoşumuza gittiğinden olsa gerek.
Zaten ben de unutulacağım. hatta unutuldum bir çok kere. Akılda kalmak yorduğundan olsa gerek.
Hem zaten ne fark eder. hepi topu bir kaç yıl kaldı yada bir kaç zaman işte. Hem zaten sonralar da önceler gibi hep aynı hep yeniden hep yine.

17 Ekim 2011 Pazartesi

Kafka'nın Amerika'sı

Çok yakın arkadaşının Kafka'ya ihanetinin bize sunduğu armağanlardan biri 'Amerika'. Aynı zamanda çok yakın arkadaşımın bana 'hoşçakal' armağanı. Amerikaya uğurlama hediyesi olarak daha dahiyanesi düşünülemezdi şüphesiz. Bana Kafka labirentinin Amerika'da dahi varolduğunu gösterdi.
Karl Rossmann da diğerlerinden farklı değil.(Gregor Samsa, Joseph ve diğer Kafka karakterleri) Hepsi içlerindeki umuda tutundukça olaylar labirenti onları bulundukları dünyaya hapsetti. Akıllarını kurcalayan değersiz şeylerle boğuştular. Amerika'da bu değersiz bir bavul iken Şato'da şatonun sahibiydi.
Diğer bir ortak yön, labirentin duvarlarını yükseltmeye yetiyor. Hepsi hatalarının cezasını çekiyor fakat bulundukları çıkmaza sebep olan hatalar öylesine saçma ki, trajikomik durumlar doğuruyor.
Zavallı Karl Rossmann 16 yaşında düştüğü gülünç durumla başa çıkmak zorunda. Üstelik özgürleşmek için geldiği Amerika'da.
Benden farksızlar.Sizden de öyle.Labirentlere hapsolmuş durumdayız.Hemde saçma sapan şeylerin cezasını çekmek üzere.
Kafka'nın karakterleri kader ağına düşmüş kimselerdir.Onlar hiçbir olaya sebep olmazlar. Yalnızca kendilerine biçilen hikayelerle yüzleşmekle yükümlüdürler. Kalabalıklar içinde kaybolmuş kimselerdir ki bu kalabalıklar içinde yalnızlaşmak söylemiyle büyük ölçüde örtüşmektedir. Bu da benim, her türlü yalnızlıktan kendine pay çıkaran şairlerin sadece yazabilmek için bu duyguyu yarattıkları inancımı bir nebze törpülemiş durumda. Kafka anlatmış olmasa hayatta inanmazdım.

"A movement without end, a restlessness transmitted from restless element to helpless human being and their works!" -Amerika-