7 Aralık 2012 Cuma
Üzüm çekirdeği
Aklımdan bahsetmeyeceğim. Şu sıralar pek işe yaramıyor. telefonu kabından çıkarmaya çalışırken kırılan tırnağımdan da bahsetmeyeceğim. En az aklım kadar o da işe yaramıyor. kastan ve keratinden oluşmuş iki farklı organım beynim ve tırnaklarım bugün beni terk etseler yokluklarını ancak bir kaç gün sonra fark ederim. Onu aradıktan sonra ilgisizliğine tahammül edemediğim için delirip; tırnaklarımı kafama geçirmek ve beynimi oracıktan söküp almak istediğinde.
3 Kasım 2012 Cumartesi
25- Tanışıyor muyduk?
Belki de artık kurulu bir düzene geçmenin vakti gelmişti. En azından ölümüm konusunda kesin kanıya varana dek. Fakat cebimdeki belirsizlik bunu güçleştiriyor. Nasıl bir hayat süreceğime karar vermem için önce ne kadar param olduğunu bilmem gerekiyor. Oysa paramın miktarı, kim olduğumla alakalı. Çağrıldığım isimler değiştikçe paramın miktarı, hatta dövizin cinsi bile değişiyor.
Bu yüzden toplumun en alt tabakasından bir yer edineyim dedim. En altın ortalarından seçtim yerimi. Fazla dikkat çekmeyeceğim bir yer. Komşularım beni Hirut diye çağırıyordu. Kiraladığım dairenin eski sahibinin adı olmalı.
Taşındığım mahalle, rengarenk çamaşırlarla süslenmiş bir karnaval, pencereme resmedilmiş gibi süslüyordu salonumu. Önce evi temizletecek birini bulup bulamayacağını sordum ev sahibine. Eşinin yardıma gelebileceğini söyledi. Tek odası olan bu evi temizlemek bizi çok zorlamadı. Yerleştim. Yerleşik hayatın değerini o an farkettim. Yerleşik hayat, eve girip ayakkabılarını çıkartabilmek... Sonra çorabını da çıkarıp parkeler arasındaki boşlukları hissetmek. Ayakkabılarımı çıkarınca kendimi gerçek evimde gibi hissettim. Belki de artık bu evi gerçeklerime dahil etmeliydim. Ama ayaklarım... Evimde bir ayna olmadığından yüzümün neye benzediğini ancak tozlu ve perdesiz pencerenin camından yansıdığı kadarıyla biliyordum. Kendimi tanımasam yansımamı 'ben' sanabilirdim. Ama ayaklarım... Onlar kesinlikle 'benimkiler' değildi. Büyükten küçüğe sıralandığında sondaki iki parmağım bitişikti. Her iki ayağımda bir çift bitişik parmak vardı. Önce bunu komik bir göz yanılması sandım. Ayırmaya çalıştım. Olmadı. Uzun zaman ayakkabıyı ayağımdan çıkarmadığım için olabilir mi diye düşündüm. Ama hayır! Bunlar Hirut'un ayaklarıydı.
Artık bu bitişik parmaklar benim işaretimdi. Öyle sanıyorum ki, Tanrı ölüp de tekrar dirildiğimizde bizleri karıştırmamak için böyle işaretler koymuştu. Kimbilir belki mahşerde bizleri hangi özelliklerimizden tanıyacağını not ettiği küçük bir defteri bile vardır. Neticede hayatlarımız bizi bambaşka kişilere dönüştürüyor. Hiçbirimiz bizi dünyaya gönderdiği o göbeği kordonlu bebekler değiliz. Nasıl ki Hz. Adem yasak elmayı yuttuğunda onu boğazındaki adem elmasıyla damgaladı, nasıl Kabil'i alnındaki izden tanıyacaksa, beni de bitişik parmaklarımla işaretledi.
Öyleyse tanınmamak için hep kapalı burunlu ayakkabılar giyeceğim. Hirut'un günahlarının cezasını çekmek istemem. Beni soyup mezara atmadıkları sürece, O'nun beni tanıyacağını sanmam.
Bu yüzden toplumun en alt tabakasından bir yer edineyim dedim. En altın ortalarından seçtim yerimi. Fazla dikkat çekmeyeceğim bir yer. Komşularım beni Hirut diye çağırıyordu. Kiraladığım dairenin eski sahibinin adı olmalı.
Taşındığım mahalle, rengarenk çamaşırlarla süslenmiş bir karnaval, pencereme resmedilmiş gibi süslüyordu salonumu. Önce evi temizletecek birini bulup bulamayacağını sordum ev sahibine. Eşinin yardıma gelebileceğini söyledi. Tek odası olan bu evi temizlemek bizi çok zorlamadı. Yerleştim. Yerleşik hayatın değerini o an farkettim. Yerleşik hayat, eve girip ayakkabılarını çıkartabilmek... Sonra çorabını da çıkarıp parkeler arasındaki boşlukları hissetmek. Ayakkabılarımı çıkarınca kendimi gerçek evimde gibi hissettim. Belki de artık bu evi gerçeklerime dahil etmeliydim. Ama ayaklarım... Evimde bir ayna olmadığından yüzümün neye benzediğini ancak tozlu ve perdesiz pencerenin camından yansıdığı kadarıyla biliyordum. Kendimi tanımasam yansımamı 'ben' sanabilirdim. Ama ayaklarım... Onlar kesinlikle 'benimkiler' değildi. Büyükten küçüğe sıralandığında sondaki iki parmağım bitişikti. Her iki ayağımda bir çift bitişik parmak vardı. Önce bunu komik bir göz yanılması sandım. Ayırmaya çalıştım. Olmadı. Uzun zaman ayakkabıyı ayağımdan çıkarmadığım için olabilir mi diye düşündüm. Ama hayır! Bunlar Hirut'un ayaklarıydı.
Artık bu bitişik parmaklar benim işaretimdi. Öyle sanıyorum ki, Tanrı ölüp de tekrar dirildiğimizde bizleri karıştırmamak için böyle işaretler koymuştu. Kimbilir belki mahşerde bizleri hangi özelliklerimizden tanıyacağını not ettiği küçük bir defteri bile vardır. Neticede hayatlarımız bizi bambaşka kişilere dönüştürüyor. Hiçbirimiz bizi dünyaya gönderdiği o göbeği kordonlu bebekler değiliz. Nasıl ki Hz. Adem yasak elmayı yuttuğunda onu boğazındaki adem elmasıyla damgaladı, nasıl Kabil'i alnındaki izden tanıyacaksa, beni de bitişik parmaklarımla işaretledi.
Öyleyse tanınmamak için hep kapalı burunlu ayakkabılar giyeceğim. Hirut'un günahlarının cezasını çekmek istemem. Beni soyup mezara atmadıkları sürece, O'nun beni tanıyacağını sanmam.
7 Ekim 2012 Pazar
24- Bohemya
Bunaldım. Kafam dağılsın istedim. Sarhoş bir hispanikten daha kalender kim olabilir? Öyleyse sarhoş bir hispanik dağıtsın kafamı isterdim. Dar sokak aralarından, insanlardan daha çok karanlık bulutların geçtiği ruhsuz bir şehirdeydim. Etrafıma bakınarak sokakları keşfe koyuldum.
Bir yandan kadehindeki içkiyi yudumlayan bir yandan dizelerini mırıldanan bir sokak şairi adımı söyledi. Durdum. Yanında tarot falı açan sokak falcısına göz kırptı. İkisine de birer çeyreklik atıp devam ettim yürümeye. Hızlı hızlı yürüyordum. Sanki birini kaybetmişim ve onu bulmadan asla yapamazmışım gibi. Yapamazmışım gibi derken, belki de yaşayamazmışım gibi. Yada üzülürmüşüm ama hakikaten çok üzülürmüşüm gibi.
Yorulduğumda oturacak bir yer bulamadım. Cafelerin yoğun olduğu bölgeden uzaklaşmıştım. Yeme içme mekanlarından uzaklaştıkça, çevremdeki insanlar da seyrelmişti. Gözüme temiz görünen bir kaldırım taşına oturdum. Utanmasam başımı taşa koyup oracıkta kıvrılacaktım. Uykuya bile dalabilirdim. Kime ne zararım olurdu. Hem zaten kime ne yararım vardı da ben yokken mahrum kalacaktı?
Ayakkabı seviyesinden hayatı izlediğinizde, herşey çok daha cilalı görünür gözünüze. Ayakkabılar önemlidir. En azından benim için öyle. Siyah rugan ayakkabılar, kahverengi süet ayakkabılar, kırmızı topuklular, deri sandaletler... Bir gezginin ayakkabısı hemen belli eder kendini. Farklı milletlerin tozuna bulanmış, alacalı bir renge boyanmış, tabanı biraz ayrılmış, kısacası hayli yıpranmış... Her gezginin ayakkabısı birbirine benzer ama bir gezginin ayakkabısını hemen tanırım. Freddie'ydi gelen. Rimsky'nin mahzeninde tanışmıştık onunla. Satacak bir şeyi kalmadığında, açlıktan kokan nefesini satmış Rimsky'ye. Mahkumlar içinde halinden en memnun olanıydı Freddie. Rimsky de ona pek kıymet verirdi. Tabii Melissa'dan bahsetmediği vakitlerde. İnanın bilmiyorum bu kadının kim olduğunu. Freddie'nin hayatında önemli bir yeri olduğu kesin. Ne zaman anlatmaya başlasa, sesi bal arısı vızıltısını anımsatırdı bana. Vız vız... Aynı şeyi tekrarlar dururdu. İnanın hatırlamıyorum neler anlattığını. Değersizdi benim için. Bana değer katmayan hiçbir şeye değer vermezdim zaten. Çoğu buna bencillik der. Bense aksini yaptığını iddia edenlere samimiyetsiz diyorum. Samimiyetsizlik, kuşkusuz bencillikten daha beter davranış bozukluğu. Onlardan hoşlanmıyorum.
Freddie öyle değildi. Hem bir gezginin samimi olmadığı görülmemiştir; sanmam. Onca farklı insanla tanışıp, rol yapmaya devam etmek mümkün olmasa gerek. Yine de tuhaf bir şey vardı bu adamda. Onu dışarıda tanımış olsam, cimri birinin iticiliği var derdim. Ama o küçücük mahzende, cimri olup da paylaşmaktan kaçınacağı hiç bir şeye sahip değildi. Hiç birimiz değildik.Sadece yaşlı anılarımız vardı. Onlar da ne tarihi edere sahip olacak kadar yaşlanmış ne de bilgelik denecek kadar işimize yaramışlardı.
Freddie'yle göz göze gelmek istemiyordum. Onun kesintisiz bohemine kapılmak, fazlasıyla bohem olan bu şehirde iyiden iyiye bunalmama sebep olur korkusuyla tanınmamak için başımı çevirdim. Geldiği yönün aksine döndüm ve elimle perdeledim yüzümü. Üzüntüyle elini başına koymuş, bakışları uzaklara dalmış bir kadının fotoğraf karesindeki suretiydim bir an için. Fotoğraf makinesi olsa beni orada ölümsüzleştirmek isterdi. Ama eminim fotoğraf makinesini de satmıştır, sahip olduğu diğer her şeyi elden çıkardığı gibi.
Bir yandan kadehindeki içkiyi yudumlayan bir yandan dizelerini mırıldanan bir sokak şairi adımı söyledi. Durdum. Yanında tarot falı açan sokak falcısına göz kırptı. İkisine de birer çeyreklik atıp devam ettim yürümeye. Hızlı hızlı yürüyordum. Sanki birini kaybetmişim ve onu bulmadan asla yapamazmışım gibi. Yapamazmışım gibi derken, belki de yaşayamazmışım gibi. Yada üzülürmüşüm ama hakikaten çok üzülürmüşüm gibi.
Yorulduğumda oturacak bir yer bulamadım. Cafelerin yoğun olduğu bölgeden uzaklaşmıştım. Yeme içme mekanlarından uzaklaştıkça, çevremdeki insanlar da seyrelmişti. Gözüme temiz görünen bir kaldırım taşına oturdum. Utanmasam başımı taşa koyup oracıkta kıvrılacaktım. Uykuya bile dalabilirdim. Kime ne zararım olurdu. Hem zaten kime ne yararım vardı da ben yokken mahrum kalacaktı?
Ayakkabı seviyesinden hayatı izlediğinizde, herşey çok daha cilalı görünür gözünüze. Ayakkabılar önemlidir. En azından benim için öyle. Siyah rugan ayakkabılar, kahverengi süet ayakkabılar, kırmızı topuklular, deri sandaletler... Bir gezginin ayakkabısı hemen belli eder kendini. Farklı milletlerin tozuna bulanmış, alacalı bir renge boyanmış, tabanı biraz ayrılmış, kısacası hayli yıpranmış... Her gezginin ayakkabısı birbirine benzer ama bir gezginin ayakkabısını hemen tanırım. Freddie'ydi gelen. Rimsky'nin mahzeninde tanışmıştık onunla. Satacak bir şeyi kalmadığında, açlıktan kokan nefesini satmış Rimsky'ye. Mahkumlar içinde halinden en memnun olanıydı Freddie. Rimsky de ona pek kıymet verirdi. Tabii Melissa'dan bahsetmediği vakitlerde. İnanın bilmiyorum bu kadının kim olduğunu. Freddie'nin hayatında önemli bir yeri olduğu kesin. Ne zaman anlatmaya başlasa, sesi bal arısı vızıltısını anımsatırdı bana. Vız vız... Aynı şeyi tekrarlar dururdu. İnanın hatırlamıyorum neler anlattığını. Değersizdi benim için. Bana değer katmayan hiçbir şeye değer vermezdim zaten. Çoğu buna bencillik der. Bense aksini yaptığını iddia edenlere samimiyetsiz diyorum. Samimiyetsizlik, kuşkusuz bencillikten daha beter davranış bozukluğu. Onlardan hoşlanmıyorum.
Freddie öyle değildi. Hem bir gezginin samimi olmadığı görülmemiştir; sanmam. Onca farklı insanla tanışıp, rol yapmaya devam etmek mümkün olmasa gerek. Yine de tuhaf bir şey vardı bu adamda. Onu dışarıda tanımış olsam, cimri birinin iticiliği var derdim. Ama o küçücük mahzende, cimri olup da paylaşmaktan kaçınacağı hiç bir şeye sahip değildi. Hiç birimiz değildik.Sadece yaşlı anılarımız vardı. Onlar da ne tarihi edere sahip olacak kadar yaşlanmış ne de bilgelik denecek kadar işimize yaramışlardı.
Freddie'yle göz göze gelmek istemiyordum. Onun kesintisiz bohemine kapılmak, fazlasıyla bohem olan bu şehirde iyiden iyiye bunalmama sebep olur korkusuyla tanınmamak için başımı çevirdim. Geldiği yönün aksine döndüm ve elimle perdeledim yüzümü. Üzüntüyle elini başına koymuş, bakışları uzaklara dalmış bir kadının fotoğraf karesindeki suretiydim bir an için. Fotoğraf makinesi olsa beni orada ölümsüzleştirmek isterdi. Ama eminim fotoğraf makinesini de satmıştır, sahip olduğu diğer her şeyi elden çıkardığı gibi.
23 Eylül 2012 Pazar
23- Fotosentez
" bana ölmemi emretmişti. ama ben ölmedim. çünkü dinlediğim masalların hep en keyifsiz yanıydı ölüme dair olanlar.
hatta canımı cehenneme göndermek istemişti. ama ben canıma sıkıca tutundum. gitmesine izin vermedim. ölmemi emretmişti,
ben de ölmedim. onu reddettim.
acaba bu yüzden mi lanetlendim. "
Rimskynin siirinde bahsettigi ben olabilirdim. Lanetli bir kadin.
Yine yola koyuldum, ait oldugum topraklari bulmak umuduyla, yolda benimle ayni soydan gelen biriyle karsilasmak umuduyla, beni taniyan biriyle karsilasip onu taniyamama kaygisiyla...
Artik Cecilia olmak zorunda degildim.bu beni biraz olsun rahatlatmisti. Bu mavi ev, bu zincirli kopru, devekusu ciftligi... Hic bir cagrisim yapmiyordu. Uzakta olduğumun farkındaydım ama kaybolmuş gibi de değildim. Geri dönememe kaygısı taşımıyordum. Bu safhayı çoktan geçmiştim. Leylek gibiydim bir bakıma. Leyleklerin de göç ederken, kaybolmaktan korktuklarını sanmam. Öyle olsa, elektrik tellerine takıldıldığı için ölenlerin sayısı, korkudan ölenlerin sayısından daha az olurdu kuşkusuz. Zavallılar. Biz aydınlanacağız diye...
"onu reddettim. acaba bu yüzden mi lanetlendim?" bu şiir Rimsky'yi hatırlattı bana. Gözü dönmüş kaçık bir adamın mahzeninde geçirdiğim onlarca gün canlandı gözümün önünde. Bu mısraları da bizi hapsettiği o yerde mırıldanmıştı. Bana bakarak, sanki herşeyi anlamaya yeni yeni başlamış gibi düşünceli. O an gözlerimin içine baktığının farkında bile değildi belki. Kaçık bir zavallıydı Rimsky. Beni o korkunç karanlığa hapsettiği için ondan hep nefret edeceğim.
hatta canımı cehenneme göndermek istemişti. ama ben canıma sıkıca tutundum. gitmesine izin vermedim. ölmemi emretmişti,
ben de ölmedim. onu reddettim.
acaba bu yüzden mi lanetlendim. "
Rimskynin siirinde bahsettigi ben olabilirdim. Lanetli bir kadin.
Yine yola koyuldum, ait oldugum topraklari bulmak umuduyla, yolda benimle ayni soydan gelen biriyle karsilasmak umuduyla, beni taniyan biriyle karsilasip onu taniyamama kaygisiyla...
Artik Cecilia olmak zorunda degildim.bu beni biraz olsun rahatlatmisti. Bu mavi ev, bu zincirli kopru, devekusu ciftligi... Hic bir cagrisim yapmiyordu. Uzakta olduğumun farkındaydım ama kaybolmuş gibi de değildim. Geri dönememe kaygısı taşımıyordum. Bu safhayı çoktan geçmiştim. Leylek gibiydim bir bakıma. Leyleklerin de göç ederken, kaybolmaktan korktuklarını sanmam. Öyle olsa, elektrik tellerine takıldıldığı için ölenlerin sayısı, korkudan ölenlerin sayısından daha az olurdu kuşkusuz. Zavallılar. Biz aydınlanacağız diye...
"onu reddettim. acaba bu yüzden mi lanetlendim?" bu şiir Rimsky'yi hatırlattı bana. Gözü dönmüş kaçık bir adamın mahzeninde geçirdiğim onlarca gün canlandı gözümün önünde. Bu mısraları da bizi hapsettiği o yerde mırıldanmıştı. Bana bakarak, sanki herşeyi anlamaya yeni yeni başlamış gibi düşünceli. O an gözlerimin içine baktığının farkında bile değildi belki. Kaçık bir zavallıydı Rimsky. Beni o korkunç karanlığa hapsettiği için ondan hep nefret edeceğim.
8 Ağustos 2012 Çarşamba
22- Renkler, güller, silahlar
2332 2323 3232 3322 2233
22 mi daha uğursuz bir sayı yoksa 33 mü? belki yalnızca 2 yada 3. bildiğim, her ikisinin veya ikisinden birinin mutlaka lanetli olduğu. 3. ayın 22. günüydü. saat 23.23'ü gösteriyordu. hemen saatimi 1 dakika ileri aldım.23.24. evet böylesi daha iyiydi. şimdi içim rahatlamıştı işte. Emile ve arkadaşlarıyla seyahat etmeye başlayalı 3 gün olmuştu. Benim adım onların yanında iken Cecilia idi. Ne var ki nadiren birbirimizi isimlerimizle çağırıyorduk. Bana Cecilia dendiğinde dönüp bakmamamı, cevap vermememi, umursamamamı, hatta duymamamı doğal karşılıyorlardı. Zaten genellikle kafaları dumanlı birer ahtapot gibiydiler. Bazen ellerine kollarına hakim olamadıklarını düşünürdüm. Çoğu kez dillerine de hakim olamazlardı. En çok sabaha karşı koyulaşırdı muhabbetleri. Kimi zaman devleti kurtarır, kimi zaman devletin varlığını tartışırlardı. Müzik yaptıkları da olurdu. Bilirsiniz işte. Bildiğiniz gibiydiler. Ben ise onların yanında zaman öldüren biriydim yalnızca. Hepsinden daha maceraperest olduğumu düşünüyordum. Onların bir amacı vardı. Aslında bir değil, sıkça değişen onlarca amaçları vardı. Benim ise kaybettiğim kendimi bulmaktan başka ne amacım ne de çarem. Durumumdan ne zaman bahsetmeye kalksam, anlamadıklarını seziyordum. Anlamıyorlardı. Buna emindim. Belki de öyle çok şey düşünmüşlerdi ki zamanın birinde, anlama kapasitesini doldurmuştu beyinleri.
Patti vardı içlerinde. Beni en çok dinleyen o oldu. Bir keresinde, mola vermek üzere durduğumuz köyün açıklıklarında, gecelemeye karar verdik. Meğer o gece sandığımızdan uzunmuş ve dolunay güneşi kıskandırmaya niyetlenip bütün gece kabak gibi başımızda parıldamış durmuş. İşte orada cana büründü hikayem. Uzun uzun anlattım Melissa'nın hıçkırıklarıyla uyanışımı, sonbaharı, yapraklar üzerinde ölmüş olduğumu -ya da öyle sandığımı-. Dolunay kaybolana kadar dinledi beni Patti. Ben susmadıkça başını kaldırıp soru sormadı. Zaten ben de hiç susmadım. Bir şey demesini bekliyordum. O sustukça hikayem daha da hararetleniyordu sanki. Yaşadığım şeyin ne kadar tuhaf olduğuna onu inandırmaya çalışıyordum. O ise, arasıra kısacık saçlarını eliyle dağıtıyor, oturuş pozisyonunu değiştiriyor, başını öne eğiyor, kaldırıyor fakat bir türlü cevap vermiyordu. Anlatacaklarım tükenmişti. Üzerimde anlatmanın hafifliği, anlaşılmamanın ağırlığı vardı. Sonra anlattıklarımın bir tek sebebi olabileceğini söyledi. 'Bizler işgal edilmiş bir ülkenin, beyinleri ele geçirilmiş çocuklarıydık ve benim beynime verilen ilacın dozu yeterli gelmediğinden, kaçış yolları arıyordu. ' Patti beni anlamamıştı. Belli ki aklı, kurmakta olduğu bir düşün içine sıkışıp kalmıştı. Bir ur gibi parçalıyordu anlama yetisini. Bu devirde kim nereyi ne sebeple işgal etsin! ne saçma. Ona bir daha ciddi mevzulardan bahsetmedim. Onun durumu benimkinden bile vahimdi.
15 Temmuz 2012 Pazar
Bir keresinde karar vermistim, guzel bir hikaye yazmaya
Su an en guzel hikayemi yazmaya karar verdim. Belki bir hikaye olmaz. Bundan emin degilim. Kategorilendirme hic beceremedigim is.
Neyse, bugun en guzel... Hayatim boyunca yazacagim en guzel seyi yazmaya karar verdim. Bu yuzden guzel bir cafede oturdum. Taninmamak icin gozluklerimi taktim. Kimsenin beni taniyacagindan degil de, ne zaman bir karar versem, biri gelir mahfeder. Bugun de verdigim karardan beni dondurecek her turlu aksiligi degerlendirdim ve bu minik kafeye geldim. Ne diyorduk? Heh, evet. Gunes Gozluklerimi taktim. Cunku taninmak istemem. Sonra menudeki en pahali yiyecegi istedim. Ama sanirim onu yemekten vazgectigim icin cok vakit gecmeden garsonu cagirip siparisimi degistirmeliyim. Daha guzel bir sey yiyecegim. Menunun en guzel yemegini secmek icin uzun uzun dusunecegim. Ve tabii ki hazirlanma suresi en uzun olanini secmeye ozen gostercegim. Yazdigim yazinin en guzel yerindeyken birinin bu kafede cok oturdugum icin beni kapi disari etmesini istemem. Gerci simdiye kadar ne boyle birsey yasadim ne de sahit oldum. Dedim ya bugun, butun onlemleri aliyorum. Kafenin en guzel masasi benim. Gunes tam istedigim kadar aydinlatiyor bu masayi. Masa aydinlik fakat sandalyemin bulundugu yer golge. Muzik hafiften kulagima caliyor, disaridaki sokak fonu da muzige eslik ediyor. İkisinden biri agir basmiyor. Bu yuzden ne muzige ne de sokak sesine gurultu demek mumkun degil.
En guzel hikayemi yazmak icin hazirim. Yada her ney ise...belki once biraz atistirmaliyim. Karnim tokken daha yaratici olurum. Guzel seyler yazmak, oncelikle zaruri ihtiyaclardan arinmis olmayi gerektirir. Bir kac lokma yeterli. Fazlasi midemi bulandirir. Ne vakittir midem bulaniyor boyle. Epey oldu. Baharin ilk gunleriydi yanlis hatirlamiyorsam. Mevsim degisikligindendir diyerek gecistirmistim. Mevsim degisti, bulantim kaldi. O tarihlerde yasadigim baska birsey bozmus olmali midemin moralini. Dogumgunum dolaylariydi. Dogumgunlerim lanetlidir benim. Ama ondan bir sure once veya bir sure sonra, hayatimin en iz birakan kisisiyle tanismistim. Hayatimin en guzel gunleriydi. O zamanlar farkinda degildim. Belki ileride daha guzellerini yasarim. Ama simdiye kadarki en guzel gunler onlardi. Toplasan 3 gun filan. Yemek yedik, gulduk biraz, daha cok tartistik. Yer yer kizdik. Bir daha da birbirimizi gormedik. Gorsek yine en guzel gunumuzu yasayabilirmiyiz bilmem. Gecmiste onunla bir kac gune sahip olmak bile keyifli. Benden birsey istemisti. Ben de yapmamistim. Kendim istemedikce bir sey yaptigim gorulmus olay degildi. Kizgindim. Kizmis oldugum icin o an ne soylese asla yapmazdim. Sonra bir daha gormedim iste. Yapsam hala gorusuyor olurmuyduk bilmiyorum. Sonra kendim isteyerek yaptim gerci. Hayir ne oldugunu soylemeyecegim. Kimse bu yaziyi ustune alinsin istemem. Gelecegi goremedigim anlarda soz verdigim gorulmemistir. Beni oldugum gibi kabul etmeyi becerebilse onu asla birakmazdim. Simdi bir baskasiyla birlikte oldugunu bilsem uzulurmuyum... Belki biraz. Ama onunla gecirdigi bir gunun, birlikte gecirdiklerimizden daha guzel olmasi... İste bu beni sahiden uzer. Uc noktali cumleleri sevmiyorum. Beni gereginden fazla dusunduruyor.
Sahane!!! bundan aylar once midemin keyfini kacirmisti, simdi de en uzel hikayemi sabote etti.
Neyse, bugun en guzel... Hayatim boyunca yazacagim en guzel seyi yazmaya karar verdim. Bu yuzden guzel bir cafede oturdum. Taninmamak icin gozluklerimi taktim. Kimsenin beni taniyacagindan degil de, ne zaman bir karar versem, biri gelir mahfeder. Bugun de verdigim karardan beni dondurecek her turlu aksiligi degerlendirdim ve bu minik kafeye geldim. Ne diyorduk? Heh, evet. Gunes Gozluklerimi taktim. Cunku taninmak istemem. Sonra menudeki en pahali yiyecegi istedim. Ama sanirim onu yemekten vazgectigim icin cok vakit gecmeden garsonu cagirip siparisimi degistirmeliyim. Daha guzel bir sey yiyecegim. Menunun en guzel yemegini secmek icin uzun uzun dusunecegim. Ve tabii ki hazirlanma suresi en uzun olanini secmeye ozen gostercegim. Yazdigim yazinin en guzel yerindeyken birinin bu kafede cok oturdugum icin beni kapi disari etmesini istemem. Gerci simdiye kadar ne boyle birsey yasadim ne de sahit oldum. Dedim ya bugun, butun onlemleri aliyorum. Kafenin en guzel masasi benim. Gunes tam istedigim kadar aydinlatiyor bu masayi. Masa aydinlik fakat sandalyemin bulundugu yer golge. Muzik hafiften kulagima caliyor, disaridaki sokak fonu da muzige eslik ediyor. İkisinden biri agir basmiyor. Bu yuzden ne muzige ne de sokak sesine gurultu demek mumkun degil.
En guzel hikayemi yazmak icin hazirim. Yada her ney ise...belki once biraz atistirmaliyim. Karnim tokken daha yaratici olurum. Guzel seyler yazmak, oncelikle zaruri ihtiyaclardan arinmis olmayi gerektirir. Bir kac lokma yeterli. Fazlasi midemi bulandirir. Ne vakittir midem bulaniyor boyle. Epey oldu. Baharin ilk gunleriydi yanlis hatirlamiyorsam. Mevsim degisikligindendir diyerek gecistirmistim. Mevsim degisti, bulantim kaldi. O tarihlerde yasadigim baska birsey bozmus olmali midemin moralini. Dogumgunum dolaylariydi. Dogumgunlerim lanetlidir benim. Ama ondan bir sure once veya bir sure sonra, hayatimin en iz birakan kisisiyle tanismistim. Hayatimin en guzel gunleriydi. O zamanlar farkinda degildim. Belki ileride daha guzellerini yasarim. Ama simdiye kadarki en guzel gunler onlardi. Toplasan 3 gun filan. Yemek yedik, gulduk biraz, daha cok tartistik. Yer yer kizdik. Bir daha da birbirimizi gormedik. Gorsek yine en guzel gunumuzu yasayabilirmiyiz bilmem. Gecmiste onunla bir kac gune sahip olmak bile keyifli. Benden birsey istemisti. Ben de yapmamistim. Kendim istemedikce bir sey yaptigim gorulmus olay degildi. Kizgindim. Kizmis oldugum icin o an ne soylese asla yapmazdim. Sonra bir daha gormedim iste. Yapsam hala gorusuyor olurmuyduk bilmiyorum. Sonra kendim isteyerek yaptim gerci. Hayir ne oldugunu soylemeyecegim. Kimse bu yaziyi ustune alinsin istemem. Gelecegi goremedigim anlarda soz verdigim gorulmemistir. Beni oldugum gibi kabul etmeyi becerebilse onu asla birakmazdim. Simdi bir baskasiyla birlikte oldugunu bilsem uzulurmuyum... Belki biraz. Ama onunla gecirdigi bir gunun, birlikte gecirdiklerimizden daha guzel olmasi... İste bu beni sahiden uzer. Uc noktali cumleleri sevmiyorum. Beni gereginden fazla dusunduruyor.
Sahane!!! bundan aylar once midemin keyfini kacirmisti, simdi de en uzel hikayemi sabote etti.
13 Temmuz 2012 Cuma
Bir garip mucadele
Telefon, internet, email, instant mesajlar, sms, facebook,instagram vesaire. Hepsini kapatinca yok olmak tehlikesi. Tehlikeden de ote bir varolus mucadelesi.
Mesela telefonu olmayan birinden aramasini da beklemiyoruz. Mail adresini bilmedigimiz kisinin mailleri icin sabirsizlanmiyoruz. Mesaj atmayinca karsimizdakinin cevabini merak etmiyoruz.
Aslinda uygarligin yeni trendi iletisim bagimliligi bizi ne cok beklentiye sokuyor. Hatta bazen kurdugumuz hayallerin tadini cikarmaya vakit tanimadan onlari yerle bir ediyor. İcimizdeki merak duygusunun omru giderek kisaliyor.
Bu yuzden telefon kullanmazken cok daha ozgur hissederiz. Kimse bize ulasamadigindan degil, biz yalniz istedigimiz kisilere ulasabilecegimizden ve zihnimizde baska insanlar tarafindan sorulma beklentisi yer etmediginden.
Mesela telefonu olmayan birinden aramasini da beklemiyoruz. Mail adresini bilmedigimiz kisinin mailleri icin sabirsizlanmiyoruz. Mesaj atmayinca karsimizdakinin cevabini merak etmiyoruz.
Aslinda uygarligin yeni trendi iletisim bagimliligi bizi ne cok beklentiye sokuyor. Hatta bazen kurdugumuz hayallerin tadini cikarmaya vakit tanimadan onlari yerle bir ediyor. İcimizdeki merak duygusunun omru giderek kisaliyor.
Bu yuzden telefon kullanmazken cok daha ozgur hissederiz. Kimse bize ulasamadigindan degil, biz yalniz istedigimiz kisilere ulasabilecegimizden ve zihnimizde baska insanlar tarafindan sorulma beklentisi yer etmediginden.
9 Temmuz 2012 Pazartesi
21- Üç vakte kadar güneş batacak
Şimdi tekrar yoldaydım. Yol bir uzun asfalttı. Önümde uzanmıştı. Çiğneyerek geçtim. Sıcaktı. Ayağımdaki espadrillerin erimesine ramak kalmıştı. Belki de lastik tabanı yer yer sıcaktan kavrulan asfalta yapışmış, kalmıştı.
Sonra bir hippi minibüsü gördüm. Yanıma yanaştı. Hiç sormadılar kim olduğumu. Katılmak isteyip istemeyeceğimi sordular yalnızca. Eğlenceli tiplere benziyorlardı. İçlerinden biri, mavi gözlü olan, yakışıklı bir aktörü andırıyordu. O değildi tabii. Ünlü yıldızlar yalnızca ünlüdür, sefil görünümlü ve eğlenceli değil. Bir tanesi vardı içlerinde. O da ilkokulda aynı sırayı paylaştığım küçük arkadaşımı andırıyordu. O olabilir mi diye yanına oturdum. Yüzündeki kıvrımları inceledim çaktırmadan. Bir ben olmalıydı boynunda. ama uzun saçları boynunu örtmüştü. göremedim. Adını sordum. Önce sıcacık gülümsedi, sonra cevap verdi. "hiç birimizin gerçek isimleri yoktur. Çünkü gerçek aslında kaybolmuştur. o yüzden sen nasıl istersen öyle seslen bana. mesela ben sana Cecilia diyeceğim. olur mu? Cecilia... bence yakıştı."
"pekala. bende..." ilkokul arkadaşımın adını düşündüm bir kaç salise "ben de sana Emile diyeceğim."
Sonra bir hippi minibüsü gördüm. Yanıma yanaştı. Hiç sormadılar kim olduğumu. Katılmak isteyip istemeyeceğimi sordular yalnızca. Eğlenceli tiplere benziyorlardı. İçlerinden biri, mavi gözlü olan, yakışıklı bir aktörü andırıyordu. O değildi tabii. Ünlü yıldızlar yalnızca ünlüdür, sefil görünümlü ve eğlenceli değil. Bir tanesi vardı içlerinde. O da ilkokulda aynı sırayı paylaştığım küçük arkadaşımı andırıyordu. O olabilir mi diye yanına oturdum. Yüzündeki kıvrımları inceledim çaktırmadan. Bir ben olmalıydı boynunda. ama uzun saçları boynunu örtmüştü. göremedim. Adını sordum. Önce sıcacık gülümsedi, sonra cevap verdi. "hiç birimizin gerçek isimleri yoktur. Çünkü gerçek aslında kaybolmuştur. o yüzden sen nasıl istersen öyle seslen bana. mesela ben sana Cecilia diyeceğim. olur mu? Cecilia... bence yakıştı."
"pekala. bende..." ilkokul arkadaşımın adını düşündüm bir kaç salise "ben de sana Emile diyeceğim."
22 Haziran 2012 Cuma
20- 'Oynun' kurallarını keşfe yolculuk
Bu şehrin bacalarından çıkan duman, aklımı daha da bulandırıyordu. Düşüncelerim, ta en başından beri sağlıklı bir yol bulmadı. Karışık duygularım, içinde bulunduğum tuhaf durumu kendime açıklamak üzere giriştiğim sebep arayışlarıma bir türlü müsaade etmedi. İnce hesaplarla planlanmış hayat benim için kusursuz bir yazılım imkansızından öteye geçmese de, büsbütün belirsizlik ve en önemlisi de gayesizlik, sonu çılgınlığa varan bir felakete dönüşecek. Biliyorum. Diğer ihtimal ise, 'hiç'. Ne bir yere ulaşmak, ne bir yerden yola çıkmak.
Yola çıkmak fikri, bir çok kez yoğun iş temposu bahanesiyle ertelediğim bir şeydi. Yollara dair ilginç fikirlerim var. Mesela varılacak yer, gitmek istenilen yer değilse, yol bir araçtan çok, basbayağı bir varış noktası olabilir. Belki bu sefer yolum, dilsiz bir çobanın koyun sürüsüyle kesişir.
Pervaza konmuş, kanatlarından biri yeşile biri beyaza boyanmış bir kuş gördüm. Annem özellikle göç mevsimlerinde kuş gözlemi yapardı. Fakat bu kuş annemin kuşe kağıtlı kitaplarında resimlerini gördüğüm kuşlara benzemiyordu. O zaman anladım yola çıkmam gerektiğini. Aidiyet duymadığım bir yerde, kalıcı olmak istemem. Kuş cinslerini bile tanımadığım bir yere nasıl ait olabilirim?
Yola çıkmak fikri, bir çok kez yoğun iş temposu bahanesiyle ertelediğim bir şeydi. Yollara dair ilginç fikirlerim var. Mesela varılacak yer, gitmek istenilen yer değilse, yol bir araçtan çok, basbayağı bir varış noktası olabilir. Belki bu sefer yolum, dilsiz bir çobanın koyun sürüsüyle kesişir.
Pervaza konmuş, kanatlarından biri yeşile biri beyaza boyanmış bir kuş gördüm. Annem özellikle göç mevsimlerinde kuş gözlemi yapardı. Fakat bu kuş annemin kuşe kağıtlı kitaplarında resimlerini gördüğüm kuşlara benzemiyordu. O zaman anladım yola çıkmam gerektiğini. Aidiyet duymadığım bir yerde, kalıcı olmak istemem. Kuş cinslerini bile tanımadığım bir yere nasıl ait olabilirim?
13 Haziran 2012 Çarşamba
19- Sonunda iç sesim bana acıdı
Otel odasında sahipsizliğimin ev sahipliği yaptığı yerdeydim ki ben hep kendim olmakla övünmüş biriydim. "canımı yolda mı buldum?" diye soran kişinin küstahlığıydı bendeki. Ne o canını kendi emeğiyle edinmişti ne ben kendim olma vasfına üstüm çabalarım neticesinde ulaşmıştım. Kim olduğumu bir hatırlasam, giderdim evime. Evim çok uzakta gibi. Bir ülkenin, bir şehrin, bir köyün içinde. bahçe içinde yada apartman tepesinde. yemek saati geldi. Bizimkiler yemeğe beklemiş midir beni?
Restorana indim. Yolculuğun başlangıcındaki iştahım kalmamıştı. Ne zaman gideceğini bilmediğin zamanlarda uzun sürecek bir işe başlamak istemezsin ya hani... yemeğe başlamak istemedim. Garson sipariş için geldiğinde günün çorbasını istedim. Pancar çorbası, bir parça zeytinli ekmek, çok az salata. bir kaç yudum su. hepsi bu kadardı. Victor'u düşündüm. yerimde olmak isterdi herhalde. Gün içinde yaşadıklarımı gözden geçirdim. Bir günlük tutmaya niyetlendim. Eğer ömrüm bitmeyecekse şuracıkta, yaşadıklarım başkalarının ilgisini çekebilirdi. Ama yazmak istemedim. Yine aynı sebepten. Ne zaman gideceğimi bilmediğim zamanlarda uzun sürecek bir işe başlamak istemeyişimden.
Restorana indim. Yolculuğun başlangıcındaki iştahım kalmamıştı. Ne zaman gideceğini bilmediğin zamanlarda uzun sürecek bir işe başlamak istemezsin ya hani... yemeğe başlamak istemedim. Garson sipariş için geldiğinde günün çorbasını istedim. Pancar çorbası, bir parça zeytinli ekmek, çok az salata. bir kaç yudum su. hepsi bu kadardı. Victor'u düşündüm. yerimde olmak isterdi herhalde. Gün içinde yaşadıklarımı gözden geçirdim. Bir günlük tutmaya niyetlendim. Eğer ömrüm bitmeyecekse şuracıkta, yaşadıklarım başkalarının ilgisini çekebilirdi. Ama yazmak istemedim. Yine aynı sebepten. Ne zaman gideceğimi bilmediğim zamanlarda uzun sürecek bir işe başlamak istemeyişimden.
4 Haziran 2012 Pazartesi
18- İşçiler ve Kupakızı
Aniden yanındaki boş koltuğun arkasından destek alıp sert bir şekilde arkaya döndü. "ne üretildiğini..." "merak ediyordunuz değil mı? Peki size de bazen tek tip giyinen, aynı kelimelerle konuşan bu sokakta gördüğümüz insanların çoğu birer fabrika ürünü gibi gözükmüyor mü? İste buradasınız bayan. "
Babam "Huxley'nin kurduğu yeni dünya bizim yüzyılımıza vurmuş bir piyangodur" derdi. Benim turistik gezimin piyangosu kesinlikle bu tuhaf taksiciydi.
Fabrikanın önündeki büyük Demir kapıların önünde güvenliğin bizi içeri almasını bekliyorduk. Bu sırada içeriden çıkmakta olan küçük bir grup gördüm. Şaşkın gözüküyorlardı. İçlerinden biri diğerlerinegöre daha çok konuşuyor ve öfkeli görünüyordu. "onca yolu üretim hattını bile göremeden kapı dışarı edilmek için mı geldik. Her ne sorunları varsa var. Koskoca fabrika. Bizi mi sığdıramadılar içeri. " diye söyleniyordu.
Biz arabanın içinde beklerken güvenlik görevlisi bize doğru yaklaştı. Şoför camını araladı. Kimliğini uzattı. Sık sık müşterilerini getirdiğinden olsa gerek, prosedürleri iyi biliyordu. Ama güvenlik görevlisi şoförün kimliğini almadı. Açık cama doğru edilerek, üzgün olduğunu ama bugün ziyaretçi kabul edemeyeceklerini söyledi. Taksici iceri girmek icin ısrar etmedi. "Anlamıştım zaten bir aksilik olduğunu. Haberi duyunca ben de çok şaşırdım " dedi güvenlik görevlisine. Sonra beni Otel'ime bırakmak üzere yola geri donduk.
Sanssiz bir gun" dedi taksici. Hakliydi. Fabrikaya girememistik. Ama otele kadar epey yolumuz vardi ve trafik de giderek yogunlasiyordu. Bu durum taksiciyi istahlandirmisti. Sonra anlatmaya basladi. Ben de hayal ettim.
Uzun koridorlar, adim attıkça ışıklanan uzay çağı teknolojisiyle aydınlanıyor.
Üretim hattina gelmeden önce bir dizi kontrol
Pek steril bir ortam olmasa da herkes beyaz onluk giyiyor
İlerledikce Buram buram smirnoff kokusu duyulur
Ancak kokuya aliskin Olanlar uretimi gorebilecek kadar sanslidir
Cunku digerleri bu agir koku altinda ezilir ve geri donmek zorunda kalir Demian -bu yolculukta bana eslik eden anlaticimiz ayni zamanda yukarida bahsettigim taksici, defalarca gormus uretim alanini. Anlattigina gore en son teknolojiyle calisan agir demir kapilar aralandiktan sonra bir sure gorme kaybi yasatacak duzeyde isik gozbebegine hucum eder. Sonra gormemizi engelleyen siyah noktalar cekilir gozumuzun onunden. Devasa bir huniyle karsilasiriz. Huni yerden 2 - 2.5 metre kadar yukaridadir.ceperlerinde huninin agiz kismina cikmayi saglayan 3 adet merdiven uzanmaktadir. Merdivenin 2sinin uzerinde 2 adet isci, biri huninin icindeki kimyasallari karistirmakla gorevli oteki ise isi ayarini olmasi gereken duzeyde muhafaza etmektedir. Bu iki kisi ayni zamanda demian'la ayni mahallede oturan Silvan ve Charles isimli iscilerdir. Bazi geceler yorgunluklarini atmak icin iskambil oynar, sonra sıkılır sonra dördüncüyü arar sonra vazgecer ve sabah gorusmek uzere tek odali evlerine donerler.
Belki de wendy huni icinde gecirdigi kuluc suresini bitirip hattin sonundan cikmaya hazirlanirken isi ayari aniden charles'in kontrolunden cikmis olmasa wendy bu denli hassas bir kiz olmak yerine hamurunun tasarlandigi uzere cok sevilen siradan biri olurdu.
Babam "Huxley'nin kurduğu yeni dünya bizim yüzyılımıza vurmuş bir piyangodur" derdi. Benim turistik gezimin piyangosu kesinlikle bu tuhaf taksiciydi.
Fabrikanın önündeki büyük Demir kapıların önünde güvenliğin bizi içeri almasını bekliyorduk. Bu sırada içeriden çıkmakta olan küçük bir grup gördüm. Şaşkın gözüküyorlardı. İçlerinden biri diğerlerinegöre daha çok konuşuyor ve öfkeli görünüyordu. "onca yolu üretim hattını bile göremeden kapı dışarı edilmek için mı geldik. Her ne sorunları varsa var. Koskoca fabrika. Bizi mi sığdıramadılar içeri. " diye söyleniyordu.
Biz arabanın içinde beklerken güvenlik görevlisi bize doğru yaklaştı. Şoför camını araladı. Kimliğini uzattı. Sık sık müşterilerini getirdiğinden olsa gerek, prosedürleri iyi biliyordu. Ama güvenlik görevlisi şoförün kimliğini almadı. Açık cama doğru edilerek, üzgün olduğunu ama bugün ziyaretçi kabul edemeyeceklerini söyledi. Taksici iceri girmek icin ısrar etmedi. "Anlamıştım zaten bir aksilik olduğunu. Haberi duyunca ben de çok şaşırdım " dedi güvenlik görevlisine. Sonra beni Otel'ime bırakmak üzere yola geri donduk.
Sanssiz bir gun" dedi taksici. Hakliydi. Fabrikaya girememistik. Ama otele kadar epey yolumuz vardi ve trafik de giderek yogunlasiyordu. Bu durum taksiciyi istahlandirmisti. Sonra anlatmaya basladi. Ben de hayal ettim.
Uzun koridorlar, adim attıkça ışıklanan uzay çağı teknolojisiyle aydınlanıyor.
Üretim hattina gelmeden önce bir dizi kontrol
Pek steril bir ortam olmasa da herkes beyaz onluk giyiyor
İlerledikce Buram buram smirnoff kokusu duyulur
Ancak kokuya aliskin Olanlar uretimi gorebilecek kadar sanslidir
Cunku digerleri bu agir koku altinda ezilir ve geri donmek zorunda kalir Demian -bu yolculukta bana eslik eden anlaticimiz ayni zamanda yukarida bahsettigim taksici, defalarca gormus uretim alanini. Anlattigina gore en son teknolojiyle calisan agir demir kapilar aralandiktan sonra bir sure gorme kaybi yasatacak duzeyde isik gozbebegine hucum eder. Sonra gormemizi engelleyen siyah noktalar cekilir gozumuzun onunden. Devasa bir huniyle karsilasiriz. Huni yerden 2 - 2.5 metre kadar yukaridadir.ceperlerinde huninin agiz kismina cikmayi saglayan 3 adet merdiven uzanmaktadir. Merdivenin 2sinin uzerinde 2 adet isci, biri huninin icindeki kimyasallari karistirmakla gorevli oteki ise isi ayarini olmasi gereken duzeyde muhafaza etmektedir. Bu iki kisi ayni zamanda demian'la ayni mahallede oturan Silvan ve Charles
Belki de wendy huni icinde gecirdigi kuluc suresini bitirip hattin sonundan cikmaya hazirlanirken isi ayari aniden charles'in kontrolunden cikmis olmasa wendy bu denli hassas bir kiz olmak yerine hamurunun tasarlandigi uzere cok sevilen siradan biri olurdu.
28 Mayıs 2012 Pazartesi
17- Turist Tarifesi
Bu adam çıldırmış olmalı. Başdöndürücü yükseklikte, oturduğu yerden bacaklarını boşluğa salacak kadar fütursuz, yardım çağırmak yerine ses kaydı yapacak kadar tuhaf. Bir insanın bu hale gelmesi için Tanrı'nın içindeki endişeyi söküp alması gerek. Yine de gelmiş olmama sevinmiş görünüyordu. Ya da ben öyle sandım. Meğer içecek bir şeyler getirmemi, ve birlikte manzara keyfi yapmayı hayal ediyormuş. Gözlerinde gördüğüm sevinç, içecek umudunun ışıltısıymış. Onu bulunduğu yerden tek basıma çıkarmam olanaksızdı. Az ilerideki yol çalışmasında çalışan işçilerden yardım istedim. Victor, sarkıttığımız halatı beline sıkıca bağladı ve yukarı çekerek onu kurtardık. Yüzü kan içindeydi. Belli ki birileri onu hırpalamıştı. Omuzlarındaki tozu elinin tersiyle silkeledi. Önce işçilere onu kurtardıkları için teşekkür etti her biriyle tokatlaştı. İşçiler merak içindeydiler. Yine de bir şey sormadılar. Belli ki olası bir suç durumunda, şahit olarak ifade verme ihtimali, şehirli her insan gibi onların da bilinç altında yanıp duran bir uyarı lambasıydı.
İşçiler geri döndüler. Victor ve ben kaldık.
"çok teşekkür ederim tracy. Sen olmasan kimse beni kurtarmaya gelmezdi. Unutularak ölecektim bu köprüde."
"rica ederim. Mutlaka birileri gelirdi. Ben artık gideyim. Basını derde sokmamaya çalış olur mu?"
"çok kolay olmayacak ama denerim."
Gülümsedim. tracy rolü beni zorladığından konuşmayı uzatmak istemedim. Tracy'nin nerede ne cevap vereceğini ben nerden bilebilirdim. Taksinin geldiği yönde yürümeye başladım.
"hey tracy! Tekrar teşekkürler. Philipi görürsen selam söyle."
Yaklaşan araçlar arasında boş bir taksiye denk gelmeyi umuyordum. Bir yandan da yağmur çiselemeye başlamıştı. Şehrin sarı taksilerinden döşemeleri en temiz ve en mis kokulu olanına denk geldiğimi sanıyorum. Gecen seferkinin aksine, hoş sohbet bir şoförle yolculuk ettim. Yol üzerinde devasa büyüklükte iki fabrika vardı. Yolun karşılıklı iki yanına konuşlandırılmışlardi. Vardiya değiştiren işçiler yol kenarındaki otobüs durağında beklemekteydi. "büyük fabrikalar" diye mırıldandım. Büyükten de öteydiler. Daha önce böylesini hiç görmemiştim. Neden gelirken farketmemiştim? Olamaz! Farklı yoldaydık. Köprüye gelişim bu kadar uzun sürmemişti ki zaten.
Düşündüm de, otele gitmek veya bu taksiciye sohbet ederek varacağım yeri bilmediğim yola devam etmek... Ne farkeder ki?
Uzun suren sessizlikten rahatsız olmuştum. Bir konu açmak istiyordum. "ne fabrikası bunlar?"
"anlaşılan buralı değilsiniz. Anlamıştım zaten. Sehrimizde yaşayan herkesin yolu bu fabrikadan geçmiştir. Dilerseniz sizi oraya götürebilirim. "
"beni bu yüzden mı farklı yoldan getirdiniz? Fabrikayı gezdirip benden para istemek için mı? Hayır beyefendi, şehrinizde bana rehberlik edeceğiniz başka yerler varsa gezebiliriz ancak bir fabrika gezisi su an en son isteyeceğim şey."
"kusura bakmayın hanımefendi ama gördüğünüz gibi insanlar pek taksi kullanmıyor bu şehirde. Biz de aracımıza aldığımız müşterileri turistik güzergah üzerinden götürüp para kazanmaya çalışıyoruz."
"turistik mi! Ciddi olamazsınız! Tarihi yapıları, doğal güzellikleri, müzeleri filan yok mu? Bu yalnızca bir fabrika. Biraz büyük bir fabrika ama turistik olduğunu göstermez"
"ne üretildiğini merak ediyordunuz değil mi?"
tam bu sırada kulağım radyoda yapılan anonsa takıldı. tv starı Wendy'nin bilinmeyen bir sebepten dolayı rahatsızlanarak hastaneye kaldırıldığı son dakika haberi olarak veriliyordu. Bu haber taksicinin dikkatini çekmişti. Bir an gözlerini yoldan ayırıp radyoya baktı. Sanki yayını yapan sunucuyu görecekmiş gibi.
"bu mümkün mü?" diye mırıldandı taksici?
mümkün olamayacak olan neydi peki? Wendy denen kızın hastalanması mı, bu haberin radyoda yayınlanması mı yoksa şehirde fabrika dışında gezilecek mekanların bulunması mı?
Duman bürüdü şehri
sonra göremezleşmiş gözlerimizi
en son ceviz biçimli beyin kıvrımlarımıza sindi
duman gibi çektik ömrü
nefes nefes soluyup verdik sonra
haketmeyen ruhlara
ah Nefes'i anlamak
ılık bir esintiyi çekmek burun deliklerinden
portakal kokulu bir taksinin açık penceresinden
İşçiler geri döndüler. Victor ve ben kaldık.
"çok teşekkür ederim tracy. Sen olmasan kimse beni kurtarmaya gelmezdi. Unutularak ölecektim bu köprüde."
"rica ederim. Mutlaka birileri gelirdi. Ben artık gideyim. Basını derde sokmamaya çalış olur mu?"
"çok kolay olmayacak ama denerim."
Gülümsedim. tracy rolü beni zorladığından konuşmayı uzatmak istemedim. Tracy'nin nerede ne cevap vereceğini ben nerden bilebilirdim. Taksinin geldiği yönde yürümeye başladım.
"hey tracy! Tekrar teşekkürler. Philipi görürsen selam söyle."
Yaklaşan araçlar arasında boş bir taksiye denk gelmeyi umuyordum. Bir yandan da yağmur çiselemeye başlamıştı. Şehrin sarı taksilerinden döşemeleri en temiz ve en mis kokulu olanına denk geldiğimi sanıyorum. Gecen seferkinin aksine, hoş sohbet bir şoförle yolculuk ettim. Yol üzerinde devasa büyüklükte iki fabrika vardı. Yolun karşılıklı iki yanına konuşlandırılmışlardi. Vardiya değiştiren işçiler yol kenarındaki otobüs durağında beklemekteydi. "büyük fabrikalar" diye mırıldandım. Büyükten de öteydiler. Daha önce böylesini hiç görmemiştim. Neden gelirken farketmemiştim? Olamaz! Farklı yoldaydık. Köprüye gelişim bu kadar uzun sürmemişti ki zaten.
Düşündüm de, otele gitmek veya bu taksiciye sohbet ederek varacağım yeri bilmediğim yola devam etmek... Ne farkeder ki?
Uzun suren sessizlikten rahatsız olmuştum. Bir konu açmak istiyordum. "ne fabrikası bunlar?"
"anlaşılan buralı değilsiniz. Anlamıştım zaten. Sehrimizde yaşayan herkesin yolu bu fabrikadan geçmiştir. Dilerseniz sizi oraya götürebilirim. "
"beni bu yüzden mı farklı yoldan getirdiniz? Fabrikayı gezdirip benden para istemek için mı? Hayır beyefendi, şehrinizde bana rehberlik edeceğiniz başka yerler varsa gezebiliriz ancak bir fabrika gezisi su an en son isteyeceğim şey."
"kusura bakmayın hanımefendi ama gördüğünüz gibi insanlar pek taksi kullanmıyor bu şehirde. Biz de aracımıza aldığımız müşterileri turistik güzergah üzerinden götürüp para kazanmaya çalışıyoruz."
"turistik mi! Ciddi olamazsınız! Tarihi yapıları, doğal güzellikleri, müzeleri filan yok mu? Bu yalnızca bir fabrika. Biraz büyük bir fabrika ama turistik olduğunu göstermez"
"ne üretildiğini merak ediyordunuz değil mi?"
tam bu sırada kulağım radyoda yapılan anonsa takıldı. tv starı Wendy'nin bilinmeyen bir sebepten dolayı rahatsızlanarak hastaneye kaldırıldığı son dakika haberi olarak veriliyordu. Bu haber taksicinin dikkatini çekmişti. Bir an gözlerini yoldan ayırıp radyoya baktı. Sanki yayını yapan sunucuyu görecekmiş gibi.
"bu mümkün mü?" diye mırıldandı taksici?
mümkün olamayacak olan neydi peki? Wendy denen kızın hastalanması mı, bu haberin radyoda yayınlanması mı yoksa şehirde fabrika dışında gezilecek mekanların bulunması mı?
Duman bürüdü şehri
sonra göremezleşmiş gözlerimizi
en son ceviz biçimli beyin kıvrımlarımıza sindi
duman gibi çektik ömrü
nefes nefes soluyup verdik sonra
haketmeyen ruhlara
ah Nefes'i anlamak
ılık bir esintiyi çekmek burun deliklerinden
portakal kokulu bir taksinin açık penceresinden
10 Mayıs 2012 Perşembe
16- Üçüncü Köprü
Bazı uykular guzel ruyalar bahşetmezler yada yorucu kabuslar. Yada görürüz o rüyaları fakat bize tesir etmediklerinden unuturuz uyanana kadar.
Uyandığımda hava kararmıştı. Aynı koltukta buldum kendimi. Camdaki yansımam hala Tracy'ydi. Ortalık hala sessizdi. Fiona koşa koşa yanıma geldi. Egilerek -sanki yanimda baskaları varmış ve Onlardan gizli birşey söylemesi gerekiyormuş gibi- "hanımefendi, telefonda sizi arayan victor adında bir bey var." victor victor victor... Hic şaşırmadım, ilk kez tanıdığım birinin bedeninde daha önce hic bulunmadığım bir otelde, eksik olan tek sey victor adındaki gizemli beydi ve o da şimdi telefonun öbür ucunda. "öyle mı" dedim -sanki bu telefonu bekliyormuşum edasıyla.
"alo?"
karşımdaki ses telasliydi. Aceleyle bir seyler anlatmaya çalışıyordu;
"tracy?sen mısın? Ben victor. Philipi aradım ama bir gemiden seyahatten filan bahsetti. Ne haltın pesinde bilmiyorum.sonra seni aramamı söyledi.nerdesin?yardimina ihtiyacım var.bak şimdi bişey sorma, gercekten zor bir durum.geldiginde herseyi açıklayacağım. Tracy? Tracy ordamisin? "
"evet.evet seni dinliyordum.neredesin?ben .. gelmeye çalışacağım.."
"tracy mutlaka gelmen lazım!adres.. :D sen Kaikyo köprüsüne gel. Ama acele et. Bu arada manzaranın tadını çıkarmak istersen i" aniden telefon kesildi. Geri aramaya gerek görmedim. Söylediklerinin devamını merak etmiyordum. Hatta bahsettigi köprüye gitmek de dikkatimi çekmiyordu. Ama yapacak daha iyi bir isim de yoktu. Guzel manzara vaadi beni cezbetmeye yetti. Çantama bir miktar para atıp otelden çıktım.kapida bekleyen taksinin açık duran sag camına egilip Kaikyo köprüsüne gitmek istediğimi ama paramin yeterli olup olmadigini bilmediğimi söyledim. Sevimsiz bir şofördu. Turistlerden hoşlanmayan tiplerden.gobekli.kareli gömlekli.biyikli."taksimetre ne yazar bilemem" dedi. Bindim taksiye.15 dakika sonra köprünün ayağına gelmiştik.burda ineceğimi söyledim. Taksicinin böyle uygunsuz bir yerde inip ne yapacağımı merak ettigini biliyordum.ama sesini çıkarmadı. Sadece geri dönüş yoluna girmek için köprünün karsı tarafındaki sapaktan dönmesi gerekiyordu.bu yüzden homurdandi.
Taksiden indiğimde ne yapacağımı bilmiyordum.dikkat çekmemek için kendimden emin bir ifade takındım.gelip geçenler, birini beklediğimi sansınlar istedim. Bu esnada birinin tracy diye seslendigini duydum. Victor denen adam olmalıydı.bana sesleniyordu fakat onu göremiyordum.yolun karşısına baktım, gözlerimi kısarak, arkamı dönüp baktım belki ortadadır diye.ama kimse yoktu. Olsa bile gördüğüm kisinin victor olup olmadıgından nasıl emin olabilirdim ki. Sonra tekrar seslendi; "tracy! Buradayım.asagi bak!"
Uyandığımda hava kararmıştı. Aynı koltukta buldum kendimi. Camdaki yansımam hala Tracy'ydi. Ortalık hala sessizdi. Fiona koşa koşa yanıma geldi. Egilerek -sanki yanimda baskaları varmış ve Onlardan gizli birşey söylemesi gerekiyormuş gibi- "hanımefendi, telefonda sizi arayan victor adında bir bey var." victor victor victor... Hic şaşırmadım, ilk kez tanıdığım birinin bedeninde daha önce hic bulunmadığım bir otelde, eksik olan tek sey victor adındaki gizemli beydi ve o da şimdi telefonun öbür ucunda. "öyle mı" dedim -sanki bu telefonu bekliyormuşum edasıyla.
"alo?"
karşımdaki ses telasliydi. Aceleyle bir seyler anlatmaya çalışıyordu;
"tracy?sen mısın? Ben victor. Philipi aradım ama bir gemiden seyahatten filan bahsetti. Ne haltın pesinde bilmiyorum.sonra seni aramamı söyledi.nerdesin?yardimina ihtiyacım var.bak şimdi bişey sorma, gercekten zor bir durum.geldiginde herseyi açıklayacağım. Tracy? Tracy ordamisin? "
"evet.evet seni dinliyordum.neredesin?ben .. gelmeye çalışacağım.."
"tracy mutlaka gelmen lazım!adres.. :D sen Kaikyo köprüsüne gel. Ama acele et. Bu arada manzaranın tadını çıkarmak istersen i" aniden telefon kesildi. Geri aramaya gerek görmedim. Söylediklerinin devamını merak etmiyordum. Hatta bahsettigi köprüye gitmek de dikkatimi çekmiyordu. Ama yapacak daha iyi bir isim de yoktu. Guzel manzara vaadi beni cezbetmeye yetti. Çantama bir miktar para atıp otelden çıktım.kapida bekleyen taksinin açık duran sag camına egilip Kaikyo köprüsüne gitmek istediğimi ama paramin yeterli olup olmadigini bilmediğimi söyledim. Sevimsiz bir şofördu. Turistlerden hoşlanmayan tiplerden.gobekli.kareli gömlekli.biyikli."taksimetre ne yazar bilemem" dedi. Bindim taksiye.15 dakika sonra köprünün ayağına gelmiştik.burda ineceğimi söyledim. Taksicinin böyle uygunsuz bir yerde inip ne yapacağımı merak ettigini biliyordum.ama sesini çıkarmadı. Sadece geri dönüş yoluna girmek için köprünün karsı tarafındaki sapaktan dönmesi gerekiyordu.bu yüzden homurdandi.
Taksiden indiğimde ne yapacağımı bilmiyordum.dikkat çekmemek için kendimden emin bir ifade takındım.gelip geçenler, birini beklediğimi sansınlar istedim. Bu esnada birinin tracy diye seslendigini duydum. Victor denen adam olmalıydı.bana sesleniyordu fakat onu göremiyordum.yolun karşısına baktım, gözlerimi kısarak, arkamı dönüp baktım belki ortadadır diye.ama kimse yoktu. Olsa bile gördüğüm kisinin victor olup olmadıgından nasıl emin olabilirdim ki. Sonra tekrar seslendi; "tracy! Buradayım.asagi bak!"
6 Mayıs 2012 Pazar
Karpuz Çekirdeği
Ne zaman düşünecek olsam bir şüphe kaplar icimi. Emin olamam bir türlü ne istediğimden. Böğürtlenli dondurma mı yoksa vanilyali mı? Ne zaman böğürtlen yesem yabani böğürtlenler topladığımız cayır gelir aklıma. Parmaklarımı boyardi. Karar veremezdim anneme ne yalan söyleyeceğime. Komşu verdi böğürtlenleri mi desem yoksa anneannemin bahçesinden mi? Ne zaman yalan söylesem yanaklarım kaşınır. Kasidikca daha da fena bir hal alır. Vicdanımın yanaklarımda gizlenen bir salgı olduguna beni inandırır. Sonra kızarır, sonra acır. su çarparım yüzüme, ferahlatır. ne zaman ferahlatıcı bir hisle uyansam, o cehennem yazında yediğimiz karpuzlar gelir aklıma. tatsız olur bazıları. umursamaz kimse, aldırmayız çekirdeklerine. sahi çekirdeği de kavrulur değil mi karpuzun?
1912
bu kadar olur doğrusu! hayret ediyorum. kim açtı bize bu kapıyı? kim açtıysa tekrar açsın lütfen! çıkmak istiyorum. öyle bir bahçe ki kararsızlık ağaçları dallarını uzatmış her bir yana. kaçmak neye yarar. pişmanlık ısırganları da kol geziyor ortalıkta. bilirsiniz ısırganları, bir değdi mi artarak yayılır tüm kola veya bacağa. örtünmek gerek, başka türlü gezemezsin bu bahçede. pişmanlıktan kurtulmanın başka yolu yok. yada yem olacaksın yüzyıllık ağaçların balta görmemiş dallarına. kalmak ile gitmek arasında veya yalan ile doğru ve hatta konuşmak ile susmak arasında kararsızlığa boyun eğeceksin sonra. mutluluk için yaşarız. düşünür düşünür de neyin bizi mutlu edeceğini anlamayız, yokluğunu hissedene kadar. bazen iki hafta bekleriz çiçekleri açmış vişne ağacının dibinde. bir de çırpındıkça çamura bulanır, bahçede kamufle oluruz. kimse farkedemez varlığımızı, öylece bekler, yok oluruz.
20 Nisan 2012 Cuma
15- Zehirli Çayımdan Bayat Bir Yudum
Hayır, Diego ve Louis'in gidişinden sonra Hintli arkadaslar edinmedim. Lobide öylece oturdum. Düşündüm ve bekledim. Sebepsiz bir bekleyisti ama lobi demek biraz da beklemek demekti. Bu yüzden bekledim. Sensorlu kapının her açılışında tanıdık bir yüz umuduyla bakışlarımı kapıya yönelttim. Tanıdık kimse gelmedi. Hatta yeni müşteri bile gelmedi. Yalnızca otel çalışanları vardı. Bir süre sonra hintli turistler de gitmişlerdi. Sehir turu yapmaya yada hediyelik eşya dükkanına. Sonra bir cay istedim. Kafe'ye gidebileceğimi orada farklı cay çeşitleri olduğunu söylediler. Aynı kiz elime bir de sehir rehberi tutuşturdu. Gülümseyerek cay getirmesini rica ettim. Elinde çayla göründü bir süre sonra. O an beynim anlamsız düşünceler pesinde koşturuyor olmasa, Fiona'nin -adını gömleğine ilistirdigi yaka kartından öğrendim- bana eşlik etmesini isteyebilirdim. Fakat o esnada muhtemelen, lazer ışınlariyla korunan bir Müze'den nadide bir parçayı çalmak üzere görevlendirilmiş bir casus oldugumu filan hayal ediyordum.
Tahammül edemediğim seyler Listesi yapıyor olsaydım, mutlaka bayat cay bu listeye dahil olurdu. Bayat çayımdan bir kaç uyudum aldım. Şimdi de içeceğine zehir katılmış saf bir kız oldugum hayaline kapılmıştım. Bütün bu hayallerin tek açıklaması vardı. Uyumalıydım. Rahat koltuğumda, yukarıdan sıcak bir meltem gibi üfleyen havalandırmanın etkisiyle bakışlarım iyiden iyiye söndü ve uykuya daldım. Kıskacık suren tatlı bir uyku.
Tahammül edemediğim seyler Listesi yapıyor olsaydım, mutlaka bayat cay bu listeye dahil olurdu. Bayat çayımdan bir kaç uyudum aldım. Şimdi de içeceğine zehir katılmış saf bir kız oldugum hayaline kapılmıştım. Bütün bu hayallerin tek açıklaması vardı. Uyumalıydım. Rahat koltuğumda, yukarıdan sıcak bir meltem gibi üfleyen havalandırmanın etkisiyle bakışlarım iyiden iyiye söndü ve uykuya daldım. Kıskacık suren tatlı bir uyku.
13 Nisan 2012 Cuma
14- Naturmort
Louis'in tanidigi bu genc adam, hayatimin bir doneminde mutlaka karşılaştığım biriydi. Tanıdık siması beni gençliğe yeni adım attığım yıllara götürdü. Tiyatroya merak salmıştım o zamanlar. Her güzele fotojenik olduguna dair edilen iltifatlar gibi her sempatik ve kilolu kisiye de oyunculuk yeteneğine dair peşin hükümlü iltifatlar edilir. Benim hevesimin tek kaynağı da hiçbirşeye yeteneğim olmadıgını farkedemeyen ailemin, oyunculuk yeteneğimi yere göğe sigdiramamasindan kaynaklanıyordu. Evet, su an anılarını ve bedenini taşıdığım Tracy'nin aksine, gençliğimde kiloluydum. Sonra boya gitti sanırım.
O yıllarda bolca vaktim vardı. Sık sık tiyatroya giderdim. Yılda birkaç kez de müzikale. Müzikallerin izleyicisi daha az oldugundan mı daha seyrek sahnelenirler. Yoksa oynarken sarki söylemek ender rastlanan bir yetenek oldugundan mı? Bunun cevabını bilmiyorum ama nihayet bu adamın kim olduğunu hatırlıyorum. Diego bu!
Nasıl olmuş da gelmiş buralara kadar, hani nerede o pesinden kosan kitleler? Diegonun her oyununu izlemeye giderdim. Kaçık bir oyuncuydu. Hayranları çoktu. Yine de burnu havada tiplerden degildi. Ona ulaşmak otobüs gişesinde jeton satan Bob'a ulaşmak kadar kolaydı.
Bu yüzden digerlerinden farklıydı. Farkı sadece benim değil ünlü bir ressamın da dikkatini çekmiş hatta eski dostum olan Pekko onun portrelerinden birini satın bile almıştı.
Rengarenk bir tabloydu. portreden çok karnavalı andırıyordu. Pekko resimlerden anlardi. O bu tabloda "Diego'nun oyunculuğunda barındırdığı renkliliğin sanatçı tarafından tuvale yansitildigini" söylerdi. Sahiden öyleydi. Onunla aynı sahneyi paylaşmak bugün bile hayalim.
Diego'yu en son ne zaman izlediğimi hatırlamıyorum ama o günden beri görüntüsünde hiç bir degisiklik olmamış. Louis onu her nereden tanıyorsa, saygısını çokça haketmiş olmalı. Yanımda durdukları 5 dakika içerisinde bunu farketmek mümkündü. Sonra Louis müsaade isteyerek odasına çıktı. Pesinden Diego da gitti. Onları tekrar gördüğümde ellerinde tekerlekli valizlere otelden ayrılıyorlardı.
O yıllarda bolca vaktim vardı. Sık sık tiyatroya giderdim. Yılda birkaç kez de müzikale. Müzikallerin izleyicisi daha az oldugundan mı daha seyrek sahnelenirler. Yoksa oynarken sarki söylemek ender rastlanan bir yetenek oldugundan mı? Bunun cevabını bilmiyorum ama nihayet bu adamın kim olduğunu hatırlıyorum. Diego bu!
Nasıl olmuş da gelmiş buralara kadar, hani nerede o pesinden kosan kitleler? Diegonun her oyununu izlemeye giderdim. Kaçık bir oyuncuydu. Hayranları çoktu. Yine de burnu havada tiplerden degildi. Ona ulaşmak otobüs gişesinde jeton satan Bob'a ulaşmak kadar kolaydı.
Bu yüzden digerlerinden farklıydı. Farkı sadece benim değil ünlü bir ressamın da dikkatini çekmiş hatta eski dostum olan Pekko onun portrelerinden birini satın bile almıştı.
Rengarenk bir tabloydu. portreden çok karnavalı andırıyordu. Pekko resimlerden anlardi. O bu tabloda "Diego'nun oyunculuğunda barındırdığı renkliliğin sanatçı tarafından tuvale yansitildigini" söylerdi. Sahiden öyleydi. Onunla aynı sahneyi paylaşmak bugün bile hayalim.
Diego'yu en son ne zaman izlediğimi hatırlamıyorum ama o günden beri görüntüsünde hiç bir degisiklik olmamış. Louis onu her nereden tanıyorsa, saygısını çokça haketmiş olmalı. Yanımda durdukları 5 dakika içerisinde bunu farketmek mümkündü. Sonra Louis müsaade isteyerek odasına çıktı. Pesinden Diego da gitti. Onları tekrar gördüğümde ellerinde tekerlekli valizlere otelden ayrılıyorlardı.
11 Nisan 2012 Çarşamba
13- Kül tablası etrafında muhabbet
Orta Yasi geceli en az 20 yil olmuş bir bey ile karşılaştım lobide. Lobide beklemekte olan ikimiz dısında bir çift hintli turist de vardı. Sahi Buda'nin öğütlerinden biri mı dunyayı fıldır fıldır gezmek? Abartmıyorum, her yerdeler! Olsun ama, bir itirazım yok. Renk katıyorlar gittikleri yere.
Çiftleri rahatsız etmekten hoşlanmadığım için öteki adama yakın olan koltuğa oturdum. Aklımdan gecen biraz laflayıp vakit geçirmekti. Sonradan adının Louis olduğunu öğrendiğim bu bey, son derece nazik bir o kadar da çenesi düşük bir mizaca sahipti. Baslarda Hollywood senaryolarını aratmayacak hayat hikayesi dikkatimi çekti. Ne zaman ki anlattıkları inandırıcılığını yitirdi, iste o zaman çekilmez bir hal aldi. Tam 3 saatimi harcadim yaninda! Belki tam 3 değil, iki saatten biraz fazla...yine de yaşarken tanımadığım bir kisiye asla harcamayacağım kadar uzun bir süreydi. Yaşarken... Şimdi ne kadar anlamlı. Oysa bir yerde okuduğumu hatırlıyorum. Tüm insanlara birer saat ayıracak kadar genis bir zaman dilimidir ömür. Yasamak yerine uyuruz, hastalıklı varlıklar gibi.
Louis yaşamından kesitler paylasirken ben bunu nerede okuduğumu düşünüyordum. Belki de okumamış, bir yerde duymuştum. Çok tuhaf değil mı beynimizin böyle yüksek kapasiteye sahip olmasına rağmen aklımızda tuttuğumuz onca seyin bilgi kaynağını kaydetmiyor oluşu? Bilgi kaynağı bir önem taşımıyor, tamamen siliniyor belleğimden. Öyleyse beynim ispatı imkansız bilgiler birikintisi! Tam bir bilinçaltı israfi.
Yaşlılara karsı terbiyeli bir birey olarak yetiştirildiğimi söylesem yanlış olmaz. Bu yüzden Louis susmadan asla onu terketmezdim. Yaşlılara karsı vicdanım normalden biraz fazla işliyor. Bu yuzden anlatacaklarinin bitmesini bekledim. Neyse ki yaklaşık 3 saatlik süreden sonra genc bir adam geldi yanımıza. Beni basiyla selamlayıp, louis'e gitmek için hazır olup olmadıgını sordu. Anlaşılan Louis'in Hotel chelsea'deki son günüydü. Yeni tanıştığım birini bir daha göremeyeceğim hissi, vaktimi bosa harcadığımı düşündürdü Ben -yeni adımla Tracy - kesinlikle dünyaya hükmeden o büyük ülkenin vatandaşı olmalıyım. Çünkü ancak o milletten biriysem, icime sindirilmis kapital kuvvetler, çevremdeki insanları birer tüketim eşyası gibi görmemi normal kılabilir.
Çiftleri rahatsız etmekten hoşlanmadığım için öteki adama yakın olan koltuğa oturdum. Aklımdan gecen biraz laflayıp vakit geçirmekti. Sonradan adının Louis olduğunu öğrendiğim bu bey, son derece nazik bir o kadar da çenesi düşük bir mizaca sahipti. Baslarda Hollywood senaryolarını aratmayacak hayat hikayesi dikkatimi çekti. Ne zaman ki anlattıkları inandırıcılığını yitirdi, iste o zaman çekilmez bir hal aldi. Tam 3 saatimi harcadim yaninda! Belki tam 3 değil, iki saatten biraz fazla...yine de yaşarken tanımadığım bir kisiye asla harcamayacağım kadar uzun bir süreydi. Yaşarken... Şimdi ne kadar anlamlı. Oysa bir yerde okuduğumu hatırlıyorum. Tüm insanlara birer saat ayıracak kadar genis bir zaman dilimidir ömür. Yasamak yerine uyuruz, hastalıklı varlıklar gibi.
Louis yaşamından kesitler paylasirken ben bunu nerede okuduğumu düşünüyordum. Belki de okumamış, bir yerde duymuştum. Çok tuhaf değil mı beynimizin böyle yüksek kapasiteye sahip olmasına rağmen aklımızda tuttuğumuz onca seyin bilgi kaynağını kaydetmiyor oluşu? Bilgi kaynağı bir önem taşımıyor, tamamen siliniyor belleğimden. Öyleyse beynim ispatı imkansız bilgiler birikintisi! Tam bir bilinçaltı israfi.
Yaşlılara karsı terbiyeli bir birey olarak yetiştirildiğimi söylesem yanlış olmaz. Bu yüzden Louis susmadan asla onu terketmezdim. Yaşlılara karsı vicdanım normalden biraz fazla işliyor. Bu yuzden anlatacaklarinin bitmesini bekledim. Neyse ki yaklaşık 3 saatlik süreden sonra genc bir adam geldi yanımıza. Beni basiyla selamlayıp, louis'e gitmek için hazır olup olmadıgını sordu. Anlaşılan Louis'in Hotel chelsea'deki son günüydü. Yeni tanıştığım birini bir daha göremeyeceğim hissi, vaktimi bosa harcadığımı düşündürdü Ben -yeni adımla Tracy - kesinlikle dünyaya hükmeden o büyük ülkenin vatandaşı olmalıyım. Çünkü ancak o milletten biriysem, icime sindirilmis kapital kuvvetler, çevremdeki insanları birer tüketim eşyası gibi görmemi normal kılabilir.
12. Başkalarının Sırları
107 nolu kasvetli otel odası, güzel bir yatak, başucunda komodin, ahşap gömme dolap, güzel örtülerle döşenmişti. Sıradandı ve belki de bu yüzden diğer her otel odası gibi kasvetliydi. Evet, otelleri tanımlayan en iyi kelime bu bence. Üzerine samanyolundaki yıldızlar adedince de yıldızlar dökseler, dünyanın tek ikiyüz milyar yıldızlı oteli dahi olsa, kasvetliden öteye geçemeyecektir. Yüzme havuzlarında kaybolmuşların kimsesizler yurdu da denebilirdi.
Perdeleri açtım. yatağın ayak ucuna oturup karşımdaki aynaya boş boş baktım. Adet olduğu üzere ortalığı karıştırdım. Çekmeceler boş olurdu genelde. fakat bu sefer ilginç bir şey buldum. Bir çeşit günlük. İtalik el yazısıyla yazılmış kısa notlar vardı içinde. İlk sayfasına el yazısıyla Tracy yazılmıştı. Başkalarının günlüğünü okumak adetim değildir. Eğer bu otele girdiğimde resepsiyonda gösterdiğim kimliğimin üzerinde Tracy yazdığını görmeseydim bir sayfa bile çevirmeden yerine bırakırdım.
Tracy'nin günlüğünde okuduklarım aklımı bulandırmıştı. Düşünmemeye çalışıyordum. Neden bir başkası olmam gerekiyor ve ölmekte olan herkes mi bunları yaşıyor? Allah'ın kullarına şükretmeleri için tanıdığı kısa bir süreç de olabilir. Belki de kendi tercihlerimizi yapma iradesini bize verdiği için Ona şükretmem gerektiğini anlamamı istiyor. İşte o an sadece lafta değil, gerçekten şükrettiğimi anladım. Belki de yalnızca zihnimin bana oynadığı bir oyundu.
Karışık duygular içinde uzandım yatağa. Gözlerimin altında uykusuzluğun mor halkaları vardı. Ama uyumaktan çekiniyordum. Sadece uyanamamaktan korktuğum için değil, rüyalarımın Kirk'ün rüyaları gibi sonsuz olmasından da endişeleniyordum. Bu yüzden lobiye inmeye karar verdim. Belki 106 nolu odanın sakiniyle tanışır ve odaları değiştirmek için onu ikna edebilirdim.
Perdeleri açtım. yatağın ayak ucuna oturup karşımdaki aynaya boş boş baktım. Adet olduğu üzere ortalığı karıştırdım. Çekmeceler boş olurdu genelde. fakat bu sefer ilginç bir şey buldum. Bir çeşit günlük. İtalik el yazısıyla yazılmış kısa notlar vardı içinde. İlk sayfasına el yazısıyla Tracy yazılmıştı. Başkalarının günlüğünü okumak adetim değildir. Eğer bu otele girdiğimde resepsiyonda gösterdiğim kimliğimin üzerinde Tracy yazdığını görmeseydim bir sayfa bile çevirmeden yerine bırakırdım.
Tracy'nin günlüğünde okuduklarım aklımı bulandırmıştı. Düşünmemeye çalışıyordum. Neden bir başkası olmam gerekiyor ve ölmekte olan herkes mi bunları yaşıyor? Allah'ın kullarına şükretmeleri için tanıdığı kısa bir süreç de olabilir. Belki de kendi tercihlerimizi yapma iradesini bize verdiği için Ona şükretmem gerektiğini anlamamı istiyor. İşte o an sadece lafta değil, gerçekten şükrettiğimi anladım. Belki de yalnızca zihnimin bana oynadığı bir oyundu.
Karışık duygular içinde uzandım yatağa. Gözlerimin altında uykusuzluğun mor halkaları vardı. Ama uyumaktan çekiniyordum. Sadece uyanamamaktan korktuğum için değil, rüyalarımın Kirk'ün rüyaları gibi sonsuz olmasından da endişeleniyordum. Bu yüzden lobiye inmeye karar verdim. Belki 106 nolu odanın sakiniyle tanışır ve odaları değiştirmek için onu ikna edebilirdim.
7 Nisan 2012 Cumartesi
11. Işıldayan tabelaların aydınlattığı sokak
Limanda gemimizin iki misli büyüklüğünde yük gemileri demir atmış, malların yüklenmesini veya boşaltılmasını bekliyorlardı. Yağmurlu bir gün için, fazla kalabalıktı sokaklar. Bu kalabalığın içinde Richardı bulmak imkansızdı. Vazgeçtim. Bulsam ne olacaktı sanki. Eminim bahsettikleri makine asla icat edilmemiş bir fasaryadan ibarettir. Gemiden inerken geri dönmeyeceğimden emindim. Bu şehri seveyim ya da sevmeyeyim, Emma olmadığım bir yerde vademi tüketmek niyetindeydim. Başkasının günahlarıyla gömülmek istemem.
Şehir ilk bakışta pek tekin gözükmedi gözüme. Dışarıda kötü bir deneyim yaşamak istemediğimden, sakin bir otel bulmaya karar verdim. Hotel Chelsea tabelası yanıp sönen ışıklarıyla gözüme ilişti. Nereden bilmiyorum ama bu isim bana epey tanıdık geldi. Kendimi bir filmde başrol oynuyormuşum gibi hissettirdi. Bilinçaltım bunu bana hep yapıyor.
İçeri girdim ve 106 nolu odanın boş olup olmadığını sordum. 6 uğurlu sayımdır. Fakat belli ki bir başkası uğurlu odamı elimden almış. Arturo adındaki müşterinin bu densizliğine ses çıkaramadan hemen yanında aynı manzaraya sahip 107 nolu odaya yerleştim. Peşpeşe dizilmiş taksilerden oluşan, alabildiğine sarı bir manzara.
Şehir ilk bakışta pek tekin gözükmedi gözüme. Dışarıda kötü bir deneyim yaşamak istemediğimden, sakin bir otel bulmaya karar verdim. Hotel Chelsea tabelası yanıp sönen ışıklarıyla gözüme ilişti. Nereden bilmiyorum ama bu isim bana epey tanıdık geldi. Kendimi bir filmde başrol oynuyormuşum gibi hissettirdi. Bilinçaltım bunu bana hep yapıyor.
İçeri girdim ve 106 nolu odanın boş olup olmadığını sordum. 6 uğurlu sayımdır. Fakat belli ki bir başkası uğurlu odamı elimden almış. Arturo adındaki müşterinin bu densizliğine ses çıkaramadan hemen yanında aynı manzaraya sahip 107 nolu odaya yerleştim. Peşpeşe dizilmiş taksilerden oluşan, alabildiğine sarı bir manzara.
Köşe yazarı küstahlığı
"sadece üzgün olduğumuzda yazmak isteriz" ya, bence orada hata yapıyoruz. Hüzün sandığımız şeyin ilham olduğundan emin değilim.
Hüznümüzü ilham sandığımız için, hikayeleri mutlu sonlarla bitirmeyi mutluluğa giden yol olarak görürüz kimi zaman. O yüzden gerçekçi değildir mutlu sona kavuşan hikayeler. Çünkü üzgündür aslında yazar.
Peri taşımacılığın nakliyesinden sorumlu olduğu söylenen bir ilham varsa sahiden, umarım bir gün uğrar. Ne zaman yaşadıklarımdan, gördüklerimden ve duygularımdan etkilenmeden yazarsam, o zaman inanacağım varlığına. İlahi bir boyut olmalı. Meleklerin elime tutuşturduğu tavus kuşu tüyünden bir kalem ... hayır, hayır şaka ediyorum. Ben sadece oyalanıyorum :)
Yazmak hakkında söyleyebileceğim tek şey, hikayenin sonuna karar verince yazmanın tam bir işkenceye dönüştüğü.
Hüznümüzü ilham sandığımız için, hikayeleri mutlu sonlarla bitirmeyi mutluluğa giden yol olarak görürüz kimi zaman. O yüzden gerçekçi değildir mutlu sona kavuşan hikayeler. Çünkü üzgündür aslında yazar.
Peri taşımacılığın nakliyesinden sorumlu olduğu söylenen bir ilham varsa sahiden, umarım bir gün uğrar. Ne zaman yaşadıklarımdan, gördüklerimden ve duygularımdan etkilenmeden yazarsam, o zaman inanacağım varlığına. İlahi bir boyut olmalı. Meleklerin elime tutuşturduğu tavus kuşu tüyünden bir kalem ... hayır, hayır şaka ediyorum. Ben sadece oyalanıyorum :)
Yazmak hakkında söyleyebileceğim tek şey, hikayenin sonuna karar verince yazmanın tam bir işkenceye dönüştüğü.
4 Nisan 2012 Çarşamba
Saatim Durmuş
Saatim durmuş- Beynim işlemiyor - Neyse ki umutlanmak kadar unutmak da bahşedilmiş kalbimize. Bugün kafama koydum bitki olmayı. Aklım neredeymiş insan olmayı tercih ederken. -Öyle bakma Frida!-Sahiden yaratılırken soruldu mu acaba, kurbağa mı olmak isterim yoksa insan mı diye? Şimdi kurbağalar mı akıllı, gelincikler mi yoksa ben mi? Ben, ne istediğini bilmeyen tuhaf biri olacağım hep. Mutlu olmak için yaşarmışız. Birinden daha duymuştum bunu. Vermek zorunda olduğum kararlar beni mutlu etmiyor. Hem bitkiler hangi mevsimde açıp hangi mevsimde solacağına karar vermiyor.
3 Nisan 2012 Salı
Tulip
Sultan had captured chests of loot from the conquest. Jewels, diamonds, golds, some haritage maps, skilfully designed bloody swords... All of them was ordinary treasures that Sultan gets after every war. Only one chest was so different from the others. It was full of bulb! Sultan had has no idea what are these. It was first that he has seen something like that. Maybe kind of food or a poison...
He immadietly called the guards to take the chest away. "throw out these cursed things from my palace!"
Soldiers were confused. They couldn't figure out why Sultan wants to take away these bulbs. They were seem quite harmless. Still soldiers carried the chest to the city wall. city wall were built around the 7 hills of Istanbul. Soldiers throwed all bulbs down over there. Bulbs scattered and rolled on the ground, spread everywhere.
Weeks come and gone. Seasons has changed. After rainy days the sun shone throughout the land. Finally spring has arrived. People in Istanbul discovered some blooming flower new in their garden, at street and everywhere else. People thought that gorgeous flowers are gift from the Sultan. All town was covered by these flowers which would called as "lale" (tulip). Today Lale is not only a flower in this town but also the messenger of spring.
10. Tüketim Çığlığı
Emma olmaktan hoşnut değildim. Bir başkası olmak korkunç. Ben kendimi seven biriydim. En azından yaşarken. Hayattan zevk almak isterdim. Önüme çıkan her şeyi yaşamak, hem de öylesine değil, yaptığım her eylemin kelime anlamına yaraşır bir dolulukta, karşıma çıkanları tüketmek gibi bir yaşamak. İtiraf etmeliyim ki insanları da tükettiğim olurdu. Şimdiye dek bu bende bir tür vicdan azabı yaratmadı. Ama hissetmekteyim ki gitmekte olduğum yer pişmanlıklarla dolu sıcak bir yer. Korkuyorum.
Zaman zaman tüketimin bir tür günah olduğunu düşünüyorum. Çöp konteynırları dolusu tüketilmişlik... zaten üretmek denen şey de tüketilen malzemelerden meydana geliyor. Hatta öyle aciziz ki tüketmeden yapabildiğimiz hiç bir şey yok. Bir evren dolusu zavallı... Yine de kendime acımayacağım. Henüz değil.
Hayal kuracak kadar bile vaktim olmadığı için üzülüyordum. Sonra yolcuların bazıları fısıldaşırken duydum. Andrea diye seslendi biri otekine "Duracağımız limanda Richard adında bir adam yaşarmış. Bu adam geçmişte icat edilen bir hayal makinesinden geçerek buraya gelmiş. Makine aklımızdaki resimleri gerçek denebilecek kadar sahici hayallere dönüştürüyormuş. Ama bu deneyimi ancak bir servet ödeyenler tadabilirmiş."
Belki de yalnızca bir söylenti. Yine de Onu bulmak istiyorum. Ve bir de üzerime yapışıp kalan Emma kimliğinden kurtulmak!
Demir atmamızla birlikte martı çığlıkları duyuldu. bozuk bir pikabı çağrıştırıyordu. Martılar yırtıcıdır. Öyleyse romantikler martı seven vahşiler olmalı. Sarhoş hayvanlar şu martılar. Aynı sahilde döner durur, gelen gidene öylece bakarlar. Gitseler yolcuların peşinden, belki başka diyarlarda mutluluğu keşfederler. Mutlu olsalar belki böyle acıklı acıklı ciyaklamazlar. Hem martılar sahilde yaşamasa belki böyle çok gitmez insanlar.
Zaman zaman tüketimin bir tür günah olduğunu düşünüyorum. Çöp konteynırları dolusu tüketilmişlik... zaten üretmek denen şey de tüketilen malzemelerden meydana geliyor. Hatta öyle aciziz ki tüketmeden yapabildiğimiz hiç bir şey yok. Bir evren dolusu zavallı... Yine de kendime acımayacağım. Henüz değil.
Hayal kuracak kadar bile vaktim olmadığı için üzülüyordum. Sonra yolcuların bazıları fısıldaşırken duydum. Andrea diye seslendi biri otekine "Duracağımız limanda Richard adında bir adam yaşarmış. Bu adam geçmişte icat edilen bir hayal makinesinden geçerek buraya gelmiş. Makine aklımızdaki resimleri gerçek denebilecek kadar sahici hayallere dönüştürüyormuş. Ama bu deneyimi ancak bir servet ödeyenler tadabilirmiş."
Belki de yalnızca bir söylenti. Yine de Onu bulmak istiyorum. Ve bir de üzerime yapışıp kalan Emma kimliğinden kurtulmak!
Demir atmamızla birlikte martı çığlıkları duyuldu. bozuk bir pikabı çağrıştırıyordu. Martılar yırtıcıdır. Öyleyse romantikler martı seven vahşiler olmalı. Sarhoş hayvanlar şu martılar. Aynı sahilde döner durur, gelen gidene öylece bakarlar. Gitseler yolcuların peşinden, belki başka diyarlarda mutluluğu keşfederler. Mutlu olsalar belki böyle acıklı acıklı ciyaklamazlar. Hem martılar sahilde yaşamasa belki böyle çok gitmez insanlar.
28 Mart 2012 Çarşamba
9. Kumdan Kale
Gemi ağır ağır yol alıyordu. Okyanusa saldığımız sessizlikten hoşlanmamıştım. birileriyle muhabbet etmek istiyordum. tanıdık birileriyle karşılaşmak ne hoş olurdu. Gözümün ısırdığı biri vardı aslında. Kim olduğunu hatırlayamıyorum. Raflarda okunacak listemdekileri biriktirdiğim öğrencilik yıllarımdan aklımda kalan bir arkadaşı andırıyordu. Üniversite 1. sınıfta aynı dersi alıp bir daha okul koridorlarında rastalayamadığım yakışıklı çocuktu sanki. Ama o olması imkansızdı. O asla bu turşu kadar buruşmuş surata sahip olamazdı. Nitekim O değilmiş. Franz'mış adı. Bu adı hayatımda ilk kez duyuyorum. Kim adının Franz olmasını ister ki? soğuk ve bencil bir ırkı çağrıştırıyor bana. İçinde F ve r harfleri olması etmez. Isınamadım bu isme, sevemedim. Oysa Allah'ın bana bahşettiği uzatmaları kısa süreli bir aşkla taçlandırabilirdim.
Barok stili yolcu gemimizde bir Vivaldi konçertosu duyuluyor. Ses doğrudan Balo salonundan geliyor. Vazgeçtim aşktan. Biraz müzik yeter bana. Belki dinlerken yığılırım bir sandalyeye. Sakin bakışlar farketmez salonda gezinen ruhumu. Belki ruhum da şu yaşadığım uzatmaya benzer bir ödül kazanır da giriverir balo sanlonundaki yolculardan birinin bedenine. Hem ne olur gidip dinlesem. Emma değil miyim ben. Herkes öyle biliyor ya beni. Kadın piyanistten daha doğal dinleyici kim olabilir. Gidiyorum. Adımlarım kaygan.
koca bir afiş vardı salonun girişinde. Afişte koca bir orkestra resmi vardı. Resmin üzerinde büyük harflerle Lucas yazıyordu. Kalbi notalardan başkasını sevemez olmuş bir adamın parmaklarıydı onunkiler. Orkestrayı yönetirken halinden memnun gözüküyordu. Dinlediğim şey çok güzeldi. Beğenim Emmanınki kadar değerli olmadığının farkındaydım. Keşke benim yerimde olsaydı da yorum yapmaktan kurtarsaydı beni.
Barok stili yolcu gemimizde bir Vivaldi konçertosu duyuluyor. Ses doğrudan Balo salonundan geliyor. Vazgeçtim aşktan. Biraz müzik yeter bana. Belki dinlerken yığılırım bir sandalyeye. Sakin bakışlar farketmez salonda gezinen ruhumu. Belki ruhum da şu yaşadığım uzatmaya benzer bir ödül kazanır da giriverir balo sanlonundaki yolculardan birinin bedenine. Hem ne olur gidip dinlesem. Emma değil miyim ben. Herkes öyle biliyor ya beni. Kadın piyanistten daha doğal dinleyici kim olabilir. Gidiyorum. Adımlarım kaygan.
koca bir afiş vardı salonun girişinde. Afişte koca bir orkestra resmi vardı. Resmin üzerinde büyük harflerle Lucas yazıyordu. Kalbi notalardan başkasını sevemez olmuş bir adamın parmaklarıydı onunkiler. Orkestrayı yönetirken halinden memnun gözüküyordu. Dinlediğim şey çok güzeldi. Beğenim Emmanınki kadar değerli olmadığının farkındaydım. Keşke benim yerimde olsaydı da yorum yapmaktan kurtarsaydı beni.
8. Dün Pazardı
Bayan! Burada öylece durup bekleyemezsin.
Önünde milyonlarca seçenek yok. Olanlarla yetinip birini seçmelisin.
Hey! Bayan! tabii özgürsün sen de herkes kadar.
Ama bir seçim yapmazsan, şansına düşenle yetineceksin.
Anonim bir dörtlük çalındı kulağıma. Hafızam yanıltmıyorsa, ben küçükken babam Lingan'nın şarkı gibi mırıldandığı bir dörtlük. Belki de yalnızca bir benzeri. bulunduğum tuhaf durum açısından hiç bir değeri olmayan bu ayrıntıyla canınızı sıkmak istemiyorum. Son birkaç saattir düşünüyorum; acaba ani bir ölüm yerine yavaş yavaş siliniyor olabilir miyim diye. Mümkün mü?
Oysa biliyorum. Eğer öteki dünyada bu düşüncemden ötürü mükafatlandırılmayacaksam, şöyle diyeceğim ölür ölmez "ne gereği vardı saatlerimi düşünmek gibi kıymetsiz bir fiille harcamanın"
Dört bir yana savurdum kıymetli vaktimi.
Dün pazar'dı.
Lanet pazar, her yerde pazar.
Bugün günlerden lanet-ertesi.
Babam Lingan sorumsuz bir profesördü. Başkaları böyle düşünmez ama bana göre sorumsuzdu. Öğrencilerine, ailesine, beyninin her hücresini vücuduna yabancılaştıran amansız hastalığı şizofreniye karşı sorumsuz bir adamdı. Üstelik Philip'in babası gibi kutsal bir onura erişme yolunda feda etmemişti canını. sadece ölmüştü. Veba gibi bir ölüm, kızamık gibi bir ölüm, grip gibi uyduruk bir sebepten öteki dünyaya yolculuk. kareli battaniyesi altında, salya ve sümük birikintileri içinde.
Önünde milyonlarca seçenek yok. Olanlarla yetinip birini seçmelisin.
Hey! Bayan! tabii özgürsün sen de herkes kadar.
Ama bir seçim yapmazsan, şansına düşenle yetineceksin.
Anonim bir dörtlük çalındı kulağıma. Hafızam yanıltmıyorsa, ben küçükken babam Lingan'nın şarkı gibi mırıldandığı bir dörtlük. Belki de yalnızca bir benzeri. bulunduğum tuhaf durum açısından hiç bir değeri olmayan bu ayrıntıyla canınızı sıkmak istemiyorum. Son birkaç saattir düşünüyorum; acaba ani bir ölüm yerine yavaş yavaş siliniyor olabilir miyim diye. Mümkün mü?
Oysa biliyorum. Eğer öteki dünyada bu düşüncemden ötürü mükafatlandırılmayacaksam, şöyle diyeceğim ölür ölmez "ne gereği vardı saatlerimi düşünmek gibi kıymetsiz bir fiille harcamanın"
Dört bir yana savurdum kıymetli vaktimi.
Dün pazar'dı.
Lanet pazar, her yerde pazar.
Bugün günlerden lanet-ertesi.
Babam Lingan sorumsuz bir profesördü. Başkaları böyle düşünmez ama bana göre sorumsuzdu. Öğrencilerine, ailesine, beyninin her hücresini vücuduna yabancılaştıran amansız hastalığı şizofreniye karşı sorumsuz bir adamdı. Üstelik Philip'in babası gibi kutsal bir onura erişme yolunda feda etmemişti canını. sadece ölmüştü. Veba gibi bir ölüm, kızamık gibi bir ölüm, grip gibi uyduruk bir sebepten öteki dünyaya yolculuk. kareli battaniyesi altında, salya ve sümük birikintileri içinde.
17 Mart 2012 Cumartesi
Cemre
nasıl kurtulacaksın beynini kemirip bitiren şüpheden. nasıl susacaksın ağız dolusu leblebi tozu öksürürken. nasıl düşecek helyumu biten balon sökülüp de gökyüzünden. bir sabah uyanacaksın. güneş asfaltı ısıtır gibi ısınacak için o güne. savaş diyeceksin. bitmiş olmalı. ve ben uyumuş olmalıyım.
27 Şubat 2012 Pazartesi
the artist
birkaç saatimi, film endüstrisinin ışıltısını yansıtan renksiz bir film izleyerek renklendirdim. sonra da, üzerinden vakit geçtikçe beğenim sönmesin diye hemen hakkında birşeyler yazmak istedim.
hayal gücü geniş sahne ise bunu göstermek için sınırlıydı.sınırsız mekanlarda kayda alınan oyunları perdeye yansıttılar.
ses o zamanlar da geriden gelmekteydi.henüz görüntüye yetişemediğinden orkestralar hep yanıbaşımızdaydılar. öyleyse sinemaya smokinle gidilmeliydi. Oyuncular ya oradaysa, perdenin arkasında...
"people want new faces, talking faces"
filmde beğendiğim çok şey vardı. ses sinemaya bulaşmasa da film bitmese der gibi oldum. sanki biraz yeşilçam tadı vardı diyeceğim ama bunun sebebi mimiklerdeki abartı olsa gerek.
"there is one thing we could try" - a new thing!!!
değişim! değişime ayak uydurabilenler, uyduramayanlar, değişime sebep olanlar ve değişimle birlikte yok olanlar
Belki bugün bu filmi pijamamla bilgisayar ekranından izliyorum.belki 80 yıl önce bir sinema salonunda topuklu ayakkabılarım ve eldivenlerimle izlerdim.o gün izlediğim filmin ilk sahnesinde tap dance yapılırdı ve ben hayran kalırdım.Sonra bir gün 3d teknolojisi gelir ve filmler değişirdi.artık artistler dans etmez, seyirciler smokin giymezdi.
hayal gücü geniş sahne ise bunu göstermek için sınırlıydı.sınırsız mekanlarda kayda alınan oyunları perdeye yansıttılar.
ses o zamanlar da geriden gelmekteydi.henüz görüntüye yetişemediğinden orkestralar hep yanıbaşımızdaydılar. öyleyse sinemaya smokinle gidilmeliydi. Oyuncular ya oradaysa, perdenin arkasında...
"people want new faces, talking faces"
filmde beğendiğim çok şey vardı. ses sinemaya bulaşmasa da film bitmese der gibi oldum. sanki biraz yeşilçam tadı vardı diyeceğim ama bunun sebebi mimiklerdeki abartı olsa gerek.
"there is one thing we could try" - a new thing!!!
değişim! değişime ayak uydurabilenler, uyduramayanlar, değişime sebep olanlar ve değişimle birlikte yok olanlar
Belki bugün bu filmi pijamamla bilgisayar ekranından izliyorum.belki 80 yıl önce bir sinema salonunda topuklu ayakkabılarım ve eldivenlerimle izlerdim.o gün izlediğim filmin ilk sahnesinde tap dance yapılırdı ve ben hayran kalırdım.Sonra bir gün 3d teknolojisi gelir ve filmler değişirdi.artık artistler dans etmez, seyirciler smokin giymezdi.
26 Şubat 2012 Pazar
Olmam gereken yer
Dışarıdan bakınca söyleyebileceğim şu; kendinizi tanımak için gereğinden fazla zaman harcıyorsunuz. bir de başkalarını tanımaya vakit ayırsanız...eminim daha keyiflidir.
aslında yukarıdaki çok bilmiş iki satırı yazmak için açmadım bu kaydı. Ne yazacağım aklımdan gitti. Uçtu. Şimdi aklım asıl olmam gereken yerde. Rahat bırakacağım. Orada kalsın. Burada çoğunlukla ona ihtiyaç duymuyorum. O gelene kadar idare edebilirim.
aslında yukarıdaki çok bilmiş iki satırı yazmak için açmadım bu kaydı. Ne yazacağım aklımdan gitti. Uçtu. Şimdi aklım asıl olmam gereken yerde. Rahat bırakacağım. Orada kalsın. Burada çoğunlukla ona ihtiyaç duymuyorum. O gelene kadar idare edebilirim.
13 Şubat 2012 Pazartesi
7. Arka kapı aralık
Ünlü bir yalancının sözlerini hatırlarım. Ben kimi istersem onu olabildiğim için yalancı sayılmam.
Zeldanın ahengi uzun bir süre geminin çeperlerinde yankılandıktan sonra yolculardan gelen beğenileri kabul ettim. Yemeğim soğumuştu. Bu durumdan memnun değildim. Piano çalabildiğime sevinecekken yemeğimin soğuduğuna üzülüyor olmam, gerçekten ölmekte olduğumun işareti olmalı.
Hayalet gemide çekilen bir sinema filminin baş rol oyuncusu olabilirdim. Bir tüccarın kızı yada bir dükün karısı.
Güverteye çıktım. Temiz hava bir çok çıkmazın arka kapısıdır derler. Haklı olmalılar.
Merak ediyorsanız şunu belirtmeliyim ki, gemimizin güvertesi romantik filmlerin aksine son derece rüzgarlı ve gecenin geç bir vaktinde içeriye tercih etmeyeceğiniz türdendi. Bu yüzden vücudunun yarısını korkuluklardan aşağı sarkıtan Ursula hemen gözüme çarpmıştı. Bir süre ona bakmadan denizi izledim. Göz göze gelirsem sohbet etmem gerekebilirdi. Ama başkalarının çıkmazlarını dinlemeye değer bulmuyordum. Kafamı kurcalayan yeterince problem vardı zaten. Mesela midem, bu gemiye binmeden önce de bulanıyor muydu?
Bir kaç kez Ursulanın bakışlarını üzerimde yakaladım. Sonrasında dayanamayıp yanına gittim. Bu arada insanlara göründüğüme dair duyduğum şüphe hayli azalmıştı. Basbayağı beni görüyorlardı işte. Belki benim belki de Emmanın suretiyle. Ölüp Emmanın bedenine girmiş olmam da imkansızdı. Emma gözlerimin önünde denize gömülmüştü. Zaten reenkarnasyon bana hep saçma gelmiştir.
Ursulayla tanışıp bir kaç saat sohbet ettik. Bana pişmanlıklarından, pişmanlıklarının sonucu aklına yer eden Kronk'tan ve gemide tanıştığı adam Philip'in anlattıklarından söz etti. Philip'le tanışalı 2 gün olmuştu. Belli ki hala Philip'le yaptıkları konuşmanın etkisindeydi. Yarın 3. gün diye ekledi. O an anlam verememiştim 3. gün oluşundaki ehemmiyete.
Benim Philip'le bizzat tanışmam daha sonraları oldu. Ursulayı neden böylesine etkilediğini bilmiyorum ama bendeki etkisi tamamen farklı ve sanırım bir o kadar da faydalı oldu. Onunla tanıştıktan sonra yaşadıklarımın tuhaflığında sebepler aramaktan vazgeçtim. Sebepler her ne ise benim sonuçları değiştirmeme olanak tanımayacaktı nasılsa. Ya da böylesine inanmak işime geldi.
Benim Philip'le bizzat tanışmam daha sonraları oldu. Ursulayı neden böylesine etkilediğini bilmiyorum ama bendeki etkisi tamamen farklı ve sanırım bir o kadar da faydalı oldu. Onunla tanıştıktan sonra yaşadıklarımın tuhaflığında sebepler aramaktan vazgeçtim. Sebepler her ne ise benim sonuçları değiştirmeme olanak tanımayacaktı nasılsa. Ya da böylesine inanmak işime geldi.
10 Şubat 2012 Cuma
1900lerden pesimizm dalgası
İçimdeki şey, ergen dönemlerin nefreti değil artık. Gerçekçilikten uzak gençliğe, ağız dolusu mide bulantısı. Kimliğinden böylesine uzak yaşayan çevreme bakıp yabancılaştığımı hissediyorum. Sonra endişe hakim oluyor anlık duygularıma. Bir bakıyorum endişeden ibaret olmuş gelecekteki arkadaşlıklarım.
23 Ocak 2012 Pazartesi
Deli Gömleği
Bu yıl oyunculuk kariyeri açısından verimli geçmemişti. Başarılı yapımları kovalarken, zaman hızla akıp geçti. Yıl ortasıydı ve tüm roller kapılmıştı. Şu an için maddi bir sıkıntısı bulunmamasına rağmen ileriyi düşünmeli ve bir an önce gelen tekliflerden birini kabul etmeliydi. Seçici olmadığı için kendini yaptığı işe ihanet ediyor gibi hissetti. Fazla uzun sürmedi. Uzun çalışma saatleri sonrasında sıra kostümlü provaya gelmişti. Kostümlü provalar oyuncuların sırtlarına olağan dışı bir stres yükler. O ana kadar akıllarında canlandırdıkları hikaye bir anda sihirli değnek dokunmuşcasına rengarenk oluverir. Kostümlerin ağırlığından mı bilinmez, bu kez normalden biraz daha uzun sürer oyun.
Kuliste yoğun sigara dumanı, dedikodular ve prova sonrasının planları...Koşa koşa girdi kulise.Geç kalmıştı aslında ama asla başlamazdı zamanında. Askılıktaki bir dolu kostümün arasından kendininkini buldu. Arkadan fermuarlı sarı bluzu ve geniş paçalı pantolonu giydi aceleyle. Birkaç dakika sonra sahnedeydi. Dönem tiyatrosuydu hazırladıkları. Oynarken çok zevk aldığı söylenemezdi. Yine de her zamanki gibi üstesinden geliyordu. Yaklaşık üç saat oynadığı rolün içinde yaşadı. Orası başka bir yerdi. Gerçekte zaman durmuş, onun sahneden inmesini bekliyordu. Prova uzayınca 'gerçek zaman'ın canı sıkıldı. Tiyatrodan dışarı çıktı. Biraz hava alacaktı, biraz yürüyüş iyi gelecekti. Şehrin gangsterleri tarafından rehin alınacağını tahmin edememişti.
Sahneden indiğinde bir tuhaflık olduğunun farkındaydı. Kendini iyi hissetmiyordu. Bulunduğu yere ait değilmiş gibiydi bu his. Tuhaf. Beraber vakit geçirmekten pek haz etmediği arkadaşlarından özür dileyip prova sonrası planlarını iptal etti. Bir an önce eve gitmek istiyordu. Kıyafetlerini bile değiştirmeden aceleyle çıktı tiyatrodan. Taksiye atlayıp eve gitti. Açık unuttuğu antrenin ışığı hala yanmaktaydı. Yorgun hissediyordu. Bir an önce uyumak için üzerindeki kıyafetlerden kurtulmak istedi. Sabah katlayıp koyduğu yerden aldı geceliğini. Kollarını çaprazlayıp üzerindeki bluzu aşağıdan yukarı sıyırmaya çalıştı. Ama gömlek dardı. Çıkaramadı. Önce arkadaki fermuarı açmalıydı. Sağ elini kaldırıp omzundan arkaya uzattı. Fermuarı yokladı. Ucundaki metali yakaladı ama indirirken dikkatli olmalıydı. Ucuz kumaş kolayca yırtılabilirdi. Hafifçe çekiştirdi. Bir türlü indiremedi. Antredeki boy aynasına gitti. Sırtını aynaya döndü. Kafasını çevirdi ve fermuarı görmeye çalıştı. Uzun siyah saçlarını omzunun üzerinden öne aldı. Bu sefer kolunu belinden arkaya geçirip fermuara uzandı. Parmak uçları fermuarın dişlerini bir bir tırmandı ama fermuarı indirecek kadar yukarı uzanamadı. tekrar odasına gitti. Bu kez kollarının her ikisini de havaya kaldırıp bluzu yakasının iki tarafından tutup yukarı çekmeye çalıştı. Fermuarı açmadan göğsünden yukarı çıkmasının imkanı yoktu. Kollarını bluzun içine sokarak, ters çevirip çıkarmayı denedi. Bluz kollarının her ikisini birden içine sokması için çok dardı.
Yorgundu, uyumak istiyordu. Üzerindeki kıyafet buna engel değildi. İçinde bulunduğu bluzle de rahatlıkla uykuya dalabilirdi. Perdeleri kapattı, ışık söndü.
18 Ocak 2012 Çarşamba
6. "Gala ile akşam yemeği"
Genç kamarot biletimi kontrol etti. Üzerinde yazan ismi gördüğünde gülümseyerek gemiye davet etti. Elindeki listeden Emma'nın karşısındaki boşluğu işaretledi. Gemi bu şehre yanaşması imkansız denebilecek kadar muazzamdı. Ahşap merdivenler ve ışıltılı avizeler koridorları süslüyordu. Odamı görmek için sabırsızlanıyordum. Karşıma çıkan ilk görevliye biletimi gösterdim. "geçen sefer memnun kaldığınız için size aynı kamarayı verdik" dedi adam. Demek Emma'nın bu gemideki ilk yolculuğu olmayacaktı.
Teşekkür edip odamı kendi başıma buldum. Denize bakan, balkonlu, hoş kokulu...Dolaba eşya yerleştirme telaşı olmadan seyahat etmek ne hoş.
Ah bir bilseniz Emmanın kim olduğunu, hayret edersiniz. Ben öyle hazırlıksız bir anımda öğrendim ki, elim ayağım birbirine dolandı. Nasıl oldu anlatayım.
Gemi güzeldi, hele benim gibi ölümü tadan ama henüz yemeyi bitirmeyen biri için muazzam güzellikteydi. İçinde bulunduğum durumdan dolayı aşırı tüketme eğilimi gösteriyordum. Dünyada karşıma çıkan her türlü güzelliği tüketirsem öteki tarafa huzur içinde göç edebilecekmişim gibi. Haliyle gemide mükemmel bir akşam yemeği yemek için koşar adım yemek salonuna ilerledim.Gemi bir kaç saat önce hareket etmiş, yolcular yavaş yavaş salona gelmeye başlamışlardı. Yemeğimi sipariş ettim. 4 kişilik masamda tek başıma beklemeye koyuldum. Salon iyice dolmuştu ki, garsonun elindeki yemek tabağıyla benim masama yöneldiğini gördüm. Günün spesiyali olan lotus yaprağında pekin ördeği... Aynı anda yaşlıca bir adam salonun ortasında yer alan pianonun yanında belirdi. Elinde kablolu mikrofon tutuyor bir yandan kabloyu çekiştirip öte yandan ses kontrolü yapıyordu. Sesi istediği seviyede ayarlayınca söze "baylar, bayanlar" diyerek başladı ve içinde Emma'ya övgüler yağdıran bir dizi cümle sıraladı. Sözlerini ve bakışlarını bana yöneltmişti. Telaşlandım. Bana bakan kalabalığı başımla selamladım.Yaşlı adam susmak bilmiyordu. Böyle uzun bir girizgahın bir felakete sebep olacağı belliydi.Olan oldu.Emma müziğini icra etmek için pianonun başına davet ediliyordu.Çaresizdim.Afallamıştım.Madem Emma geminin sanatçısıydı, beni nasıl o sanabilirdi ki bu insanlar.Görünüşümüz bu kadar benziyor olabilir miydi.Yapmacık bir nezaket takındım tavrıma.Ağır adımlarla ilerledim ve sandalyeye oturdum.Parmaklarım titriyor, vücudum soğuk soğuk terliyordu.Nasıl başardım bilmiyordum ama o gece ilk kez piano çaldım ve sanırım herkesi kendime hayran bıraktım.
Yolculara, efsanelere konu olan prenses Zeldanın melodisini çaldım.
Teşekkür edip odamı kendi başıma buldum. Denize bakan, balkonlu, hoş kokulu...Dolaba eşya yerleştirme telaşı olmadan seyahat etmek ne hoş.
Ah bir bilseniz Emmanın kim olduğunu, hayret edersiniz. Ben öyle hazırlıksız bir anımda öğrendim ki, elim ayağım birbirine dolandı. Nasıl oldu anlatayım.
Gemi güzeldi, hele benim gibi ölümü tadan ama henüz yemeyi bitirmeyen biri için muazzam güzellikteydi. İçinde bulunduğum durumdan dolayı aşırı tüketme eğilimi gösteriyordum. Dünyada karşıma çıkan her türlü güzelliği tüketirsem öteki tarafa huzur içinde göç edebilecekmişim gibi. Haliyle gemide mükemmel bir akşam yemeği yemek için koşar adım yemek salonuna ilerledim.Gemi bir kaç saat önce hareket etmiş, yolcular yavaş yavaş salona gelmeye başlamışlardı. Yemeğimi sipariş ettim. 4 kişilik masamda tek başıma beklemeye koyuldum. Salon iyice dolmuştu ki, garsonun elindeki yemek tabağıyla benim masama yöneldiğini gördüm. Günün spesiyali olan lotus yaprağında pekin ördeği... Aynı anda yaşlıca bir adam salonun ortasında yer alan pianonun yanında belirdi. Elinde kablolu mikrofon tutuyor bir yandan kabloyu çekiştirip öte yandan ses kontrolü yapıyordu. Sesi istediği seviyede ayarlayınca söze "baylar, bayanlar" diyerek başladı ve içinde Emma'ya övgüler yağdıran bir dizi cümle sıraladı. Sözlerini ve bakışlarını bana yöneltmişti. Telaşlandım. Bana bakan kalabalığı başımla selamladım.Yaşlı adam susmak bilmiyordu. Böyle uzun bir girizgahın bir felakete sebep olacağı belliydi.Olan oldu.Emma müziğini icra etmek için pianonun başına davet ediliyordu.Çaresizdim.Afallamıştım.Madem Emma geminin sanatçısıydı, beni nasıl o sanabilirdi ki bu insanlar.Görünüşümüz bu kadar benziyor olabilir miydi.Yapmacık bir nezaket takındım tavrıma.Ağır adımlarla ilerledim ve sandalyeye oturdum.Parmaklarım titriyor, vücudum soğuk soğuk terliyordu.Nasıl başardım bilmiyordum ama o gece ilk kez piano çaldım ve sanırım herkesi kendime hayran bıraktım.
Yolculara, efsanelere konu olan prenses Zeldanın melodisini çaldım.
10 Ocak 2012 Salı
koskenkorva
Kim bulacak beni.bir pazar kahvaltısı öncesi sıcak ekmek kuyruğunda.Kahvaltı sever biri, mutluluğu arayan biridir.filmleri sever ama kısaları daha iyidir.
Uykumu bölecek biri.Kırmızı ışıkta arabası duracak benimkinin yanında.Yeşil yanınca kornaya basacaklar.O geçip gidecek.Ben izin vereceğim gitmesine.
Sahi biri susturacak mı şu müziği.Yazmaya devam edeceğim piano sesi mühletince.Sustuğunda elim gidecek tekrar düğmesine.Gürültülü müzikler dijital, ağır olanlar canlıyken dinlenir.Bir konser esnasında susarsa müzik, parmaklarım geziniyor olacak yüzünde.
Aklımı karıştıran tüm soruları silecek biri.Üstelik cevaplamadan yapacak bunu.Benim sorunum olmaktan çıkacak big bang teorisi.Nietzsche söylemişti değil mi Tanrının öldüğünü.Dünyaya adayalım öyleyse kendimizi.
Son yudumuna kadar içeceğiz ince belli bardaktaki çayımızı. Son yuduma kadar devam edeceğiz.Sonrası kimsenin umurunda değil.Çaysız bir hikayenin tadı olmayacak nasılsa. Tatsız bir masal değildi anlatmak istediğim.Vasiyetini yazmaktan keyif alan kızla, kıyamet kopar kopmaz dağlara yerleşmek ve keçilere fal bakmak için sabırsızlanan adamın hikayesini yazmak isterdim.Yazamam ki.Yazarsam gerçek olmaz.
Uykumu bölecek biri.Kırmızı ışıkta arabası duracak benimkinin yanında.Yeşil yanınca kornaya basacaklar.O geçip gidecek.Ben izin vereceğim gitmesine.
Sahi biri susturacak mı şu müziği.Yazmaya devam edeceğim piano sesi mühletince.Sustuğunda elim gidecek tekrar düğmesine.Gürültülü müzikler dijital, ağır olanlar canlıyken dinlenir.Bir konser esnasında susarsa müzik, parmaklarım geziniyor olacak yüzünde.
Aklımı karıştıran tüm soruları silecek biri.Üstelik cevaplamadan yapacak bunu.Benim sorunum olmaktan çıkacak big bang teorisi.Nietzsche söylemişti değil mi Tanrının öldüğünü.Dünyaya adayalım öyleyse kendimizi.
Son yudumuna kadar içeceğiz ince belli bardaktaki çayımızı. Son yuduma kadar devam edeceğiz.Sonrası kimsenin umurunda değil.Çaysız bir hikayenin tadı olmayacak nasılsa. Tatsız bir masal değildi anlatmak istediğim.Vasiyetini yazmaktan keyif alan kızla, kıyamet kopar kopmaz dağlara yerleşmek ve keçilere fal bakmak için sabırsızlanan adamın hikayesini yazmak isterdim.Yazamam ki.Yazarsam gerçek olmaz.