20 Nisan 2012 Cuma

15- Zehirli Çayımdan Bayat Bir Yudum

Hayır, Diego ve Louis'in gidişinden sonra Hintli arkadaslar edinmedim. Lobide öylece oturdum. Düşündüm ve bekledim. Sebepsiz bir bekleyisti ama lobi demek biraz da beklemek demekti. Bu yüzden bekledim. Sensorlu kapının her açılışında tanıdık bir yüz umuduyla bakışlarımı kapıya yönelttim. Tanıdık kimse gelmedi. Hatta yeni müşteri bile gelmedi. Yalnızca otel çalışanları vardı. Bir süre sonra hintli turistler de gitmişlerdi. Sehir turu yapmaya yada hediyelik eşya dükkanına. Sonra bir cay istedim. Kafe'ye gidebileceğimi orada farklı cay çeşitleri olduğunu söylediler. Aynı kiz elime bir de sehir rehberi tutuşturdu. Gülümseyerek cay getirmesini rica ettim. Elinde çayla göründü bir süre sonra. O an beynim anlamsız düşünceler pesinde koşturuyor olmasa, Fiona'nin -adını gömleğine ilistirdigi yaka kartından öğrendim- bana eşlik etmesini isteyebilirdim. Fakat o esnada muhtemelen, lazer ışınlariyla korunan bir Müze'den nadide bir parçayı çalmak üzere görevlendirilmiş bir casus oldugumu filan hayal ediyordum.
Tahammül edemediğim seyler Listesi yapıyor olsaydım, mutlaka bayat cay bu listeye dahil olurdu. Bayat çayımdan bir kaç uyudum aldım. Şimdi de içeceğine zehir katılmış saf bir kız oldugum hayaline kapılmıştım. Bütün bu hayallerin tek açıklaması vardı. Uyumalıydım. Rahat koltuğumda, yukarıdan sıcak bir meltem gibi üfleyen havalandırmanın etkisiyle bakışlarım iyiden iyiye söndü ve uykuya daldım. Kıskacık suren tatlı bir uyku.

13 Nisan 2012 Cuma

14- Naturmort

Louis'in tanidigi bu genc adam, hayatimin bir doneminde mutlaka karşılaştığım biriydi. Tanıdık siması beni gençliğe yeni adım attığım yıllara götürdü. Tiyatroya merak salmıştım o zamanlar. Her güzele fotojenik olduguna dair edilen iltifatlar gibi her sempatik ve kilolu kisiye de oyunculuk yeteneğine dair peşin hükümlü iltifatlar edilir. Benim hevesimin tek kaynağı da hiçbirşeye yeteneğim olmadıgını farkedemeyen ailemin, oyunculuk yeteneğimi yere göğe sigdiramamasindan kaynaklanıyordu. Evet, su an anılarını ve bedenini taşıdığım Tracy'nin aksine, gençliğimde kiloluydum. Sonra boya gitti sanırım.
O yıllarda bolca vaktim vardı. Sık sık tiyatroya giderdim. Yılda birkaç kez de müzikale. Müzikallerin izleyicisi daha az oldugundan mı daha seyrek sahnelenirler. Yoksa oynarken sarki söylemek ender rastlanan bir yetenek oldugundan mı? Bunun cevabını bilmiyorum ama nihayet bu adamın kim olduğunu hatırlıyorum. Diego bu!
Nasıl olmuş da gelmiş buralara kadar, hani nerede o pesinden kosan kitleler? Diegonun her oyununu izlemeye giderdim. Kaçık bir oyuncuydu. Hayranları çoktu. Yine de burnu havada tiplerden degildi. Ona ulaşmak otobüs gişesinde jeton satan Bob'a ulaşmak kadar kolaydı.
Bu yüzden digerlerinden farklıydı. Farkı sadece benim değil ünlü bir ressamın da dikkatini çekmiş hatta eski dostum olan Pekko onun portrelerinden birini satın bile almıştı.
Rengarenk bir tabloydu. portreden çok karnavalı andırıyordu. Pekko resimlerden anlardi. O bu tabloda "Diego'nun oyunculuğunda barındırdığı renkliliğin sanatçı tarafından tuvale yansitildigini" söylerdi. Sahiden öyleydi. Onunla aynı sahneyi paylaşmak bugün bile hayalim.
Diego'yu en son ne zaman izlediğimi hatırlamıyorum ama o günden beri görüntüsünde hiç bir degisiklik olmamış. Louis onu her nereden tanıyorsa, saygısını çokça haketmiş olmalı. Yanımda durdukları 5 dakika içerisinde bunu farketmek mümkündü. Sonra Louis müsaade isteyerek odasına çıktı. Pesinden Diego da gitti. Onları tekrar gördüğümde ellerinde tekerlekli valizlere otelden ayrılıyorlardı.

11 Nisan 2012 Çarşamba

13- Kül tablası etrafında muhabbet

Orta Yasi geceli en az 20 yil olmuş bir bey ile karşılaştım lobide. Lobide beklemekte olan ikimiz dısında bir çift hintli turist de vardı. Sahi Buda'nin öğütlerinden biri mı dunyayı fıldır fıldır gezmek? Abartmıyorum, her yerdeler! Olsun ama, bir itirazım yok. Renk katıyorlar gittikleri yere.
Çiftleri rahatsız etmekten hoşlanmadığım için öteki adama yakın olan koltuğa oturdum. Aklımdan gecen biraz laflayıp vakit geçirmekti. Sonradan adının Louis olduğunu öğrendiğim bu bey, son derece nazik bir o kadar da çenesi düşük bir mizaca sahipti. Baslarda Hollywood senaryolarını aratmayacak hayat hikayesi dikkatimi çekti. Ne zaman ki anlattıkları inandırıcılığını yitirdi, iste o zaman çekilmez bir hal aldi. Tam 3 saatimi harcadim yaninda! Belki tam 3 değil, iki saatten biraz fazla...yine de yaşarken tanımadığım bir kisiye asla harcamayacağım kadar uzun bir süreydi. Yaşarken... Şimdi ne kadar anlamlı. Oysa bir yerde okuduğumu hatırlıyorum. Tüm insanlara birer saat ayıracak kadar genis bir zaman dilimidir ömür. Yasamak yerine uyuruz, hastalıklı varlıklar gibi.
Louis yaşamından kesitler paylasirken ben bunu nerede okuduğumu düşünüyordum. Belki de okumamış, bir yerde duymuştum. Çok tuhaf değil mı beynimizin böyle yüksek kapasiteye sahip olmasına rağmen aklımızda tuttuğumuz onca seyin bilgi kaynağını kaydetmiyor oluşu? Bilgi kaynağı bir önem taşımıyor, tamamen siliniyor belleğimden. Öyleyse beynim ispatı imkansız bilgiler birikintisi! Tam bir bilinçaltı israfi.
Yaşlılara karsı terbiyeli bir birey olarak yetiştirildiğimi söylesem yanlış olmaz. Bu yüzden Louis susmadan asla onu terketmezdim. Yaşlılara karsı vicdanım normalden biraz fazla işliyor. Bu yuzden anlatacaklarinin bitmesini bekledim. Neyse ki yaklaşık 3 saatlik süreden sonra genc bir adam geldi yanımıza. Beni basiyla selamlayıp, louis'e gitmek için hazır olup olmadıgını sordu. Anlaşılan Louis'in Hotel chelsea'deki son günüydü. Yeni tanıştığım birini bir daha göremeyeceğim hissi, vaktimi bosa harcadığımı düşündürdü Ben -yeni adımla Tracy - kesinlikle dünyaya hükmeden o büyük ülkenin vatandaşı olmalıyım. Çünkü ancak o milletten biriysem, icime sindirilmis kapital kuvvetler, çevremdeki insanları birer tüketim eşyası gibi görmemi normal kılabilir.

12. Başkalarının Sırları

107 nolu kasvetli otel odası, güzel bir yatak, başucunda komodin, ahşap gömme dolap, güzel örtülerle döşenmişti. Sıradandı ve belki de bu yüzden diğer her otel odası gibi kasvetliydi. Evet, otelleri tanımlayan en iyi kelime bu bence. Üzerine samanyolundaki yıldızlar adedince de yıldızlar dökseler, dünyanın tek ikiyüz milyar yıldızlı oteli dahi olsa, kasvetliden öteye geçemeyecektir. Yüzme havuzlarında kaybolmuşların kimsesizler yurdu da denebilirdi.
Perdeleri açtım. yatağın ayak ucuna oturup karşımdaki aynaya boş boş baktım. Adet olduğu üzere ortalığı karıştırdım. Çekmeceler boş olurdu genelde. fakat bu sefer ilginç bir şey buldum. Bir çeşit günlük. İtalik el yazısıyla yazılmış kısa notlar vardı içinde. İlk sayfasına el yazısıyla Tracy yazılmıştı. Başkalarının günlüğünü okumak adetim değildir. Eğer bu otele girdiğimde resepsiyonda gösterdiğim kimliğimin üzerinde Tracy yazdığını görmeseydim bir sayfa bile çevirmeden yerine bırakırdım.
Tracy'nin günlüğünde okuduklarım aklımı bulandırmıştı. Düşünmemeye çalışıyordum. Neden bir başkası olmam gerekiyor ve ölmekte olan herkes mi bunları yaşıyor? Allah'ın kullarına şükretmeleri için tanıdığı kısa bir süreç de olabilir. Belki de kendi tercihlerimizi yapma iradesini bize verdiği için Ona şükretmem gerektiğini anlamamı istiyor. İşte o an sadece lafta değil, gerçekten şükrettiğimi anladım. Belki de yalnızca zihnimin bana oynadığı bir oyundu.
Karışık duygular içinde uzandım yatağa. Gözlerimin altında uykusuzluğun mor halkaları vardı. Ama uyumaktan çekiniyordum. Sadece uyanamamaktan korktuğum için değil, rüyalarımın Kirk'ün rüyaları gibi sonsuz olmasından da endişeleniyordum. Bu yüzden lobiye inmeye karar verdim. Belki 106 nolu odanın sakiniyle tanışır ve odaları değiştirmek için onu ikna edebilirdim.

7 Nisan 2012 Cumartesi

11. Işıldayan tabelaların aydınlattığı sokak

Limanda gemimizin iki misli büyüklüğünde yük gemileri demir atmış, malların yüklenmesini veya boşaltılmasını bekliyorlardı. Yağmurlu bir gün için, fazla kalabalıktı sokaklar. Bu kalabalığın içinde Richardı bulmak imkansızdı. Vazgeçtim. Bulsam ne olacaktı sanki. Eminim bahsettikleri makine asla icat edilmemiş bir fasaryadan ibarettir. Gemiden inerken geri dönmeyeceğimden emindim. Bu şehri seveyim ya da sevmeyeyim, Emma olmadığım bir yerde vademi tüketmek niyetindeydim. Başkasının günahlarıyla gömülmek istemem.
Şehir ilk bakışta pek tekin gözükmedi gözüme. Dışarıda kötü bir deneyim yaşamak istemediğimden, sakin bir otel bulmaya karar verdim. Hotel Chelsea tabelası yanıp sönen ışıklarıyla gözüme ilişti. Nereden bilmiyorum ama bu isim bana epey tanıdık geldi. Kendimi bir filmde başrol oynuyormuşum gibi hissettirdi. Bilinçaltım bunu bana hep yapıyor.
İçeri girdim ve 106 nolu odanın boş olup olmadığını sordum. 6 uğurlu sayımdır. Fakat belli ki bir başkası uğurlu odamı elimden almış. Arturo adındaki müşterinin bu densizliğine ses çıkaramadan hemen yanında aynı manzaraya sahip 107 nolu odaya yerleştim. Peşpeşe dizilmiş taksilerden oluşan, alabildiğine sarı bir manzara.

Köşe yazarı küstahlığı

"sadece üzgün olduğumuzda yazmak isteriz" ya, bence orada hata yapıyoruz. Hüzün sandığımız şeyin ilham olduğundan emin değilim.
Hüznümüzü ilham sandığımız için, hikayeleri mutlu sonlarla bitirmeyi mutluluğa giden yol olarak görürüz kimi zaman. O yüzden gerçekçi değildir mutlu sona kavuşan hikayeler. Çünkü üzgündür aslında yazar.
Peri taşımacılığın nakliyesinden sorumlu olduğu söylenen bir ilham varsa sahiden, umarım bir gün uğrar. Ne zaman yaşadıklarımdan, gördüklerimden ve duygularımdan etkilenmeden yazarsam, o zaman inanacağım varlığına. İlahi bir boyut olmalı. Meleklerin elime tutuşturduğu tavus kuşu tüyünden bir kalem ... hayır, hayır şaka ediyorum. Ben sadece oyalanıyorum :)
Yazmak hakkında söyleyebileceğim tek şey, hikayenin sonuna karar verince yazmanın tam bir işkenceye dönüştüğü.

4 Nisan 2012 Çarşamba

Saatim Durmuş

Saatim durmuş- Beynim işlemiyor - Neyse ki umutlanmak kadar unutmak da bahşedilmiş kalbimize. Bugün kafama koydum bitki olmayı. Aklım neredeymiş insan olmayı tercih ederken. -Öyle bakma Frida!-Sahiden yaratılırken soruldu mu acaba, kurbağa mı olmak isterim yoksa insan mı diye? Şimdi kurbağalar mı akıllı, gelincikler mi yoksa ben mi? Ben, ne istediğini bilmeyen tuhaf biri olacağım hep. Mutlu olmak için yaşarmışız. Birinden daha duymuştum bunu. Vermek zorunda olduğum kararlar beni mutlu etmiyor. Hem bitkiler hangi mevsimde açıp hangi mevsimde solacağına karar vermiyor.

3 Nisan 2012 Salı

Tulip


Sultan had captured chests of loot from the conquest. Jewels, diamonds, golds, some haritage maps, skilfully designed bloody swords... All of them was ordinary treasures that Sultan gets after every war. Only one chest was so different from the others. It was full of bulb! Sultan had has no idea what are these. It was first that he has seen something like that. Maybe kind of food or a poison...
He immadietly called the guards to take the chest away. "throw out these cursed things from my palace!"
Soldiers were confused. They couldn't figure out why Sultan wants to take away these bulbs. They were seem quite harmless. Still soldiers carried the chest to the city wall. city wall were built around the 7 hills of Istanbul. Soldiers throwed all bulbs down over there. Bulbs scattered and rolled on the ground, spread everywhere.
Weeks come and gone. Seasons has changed. After rainy days the sun shone throughout the land. Finally spring has arrived. People in Istanbul discovered some blooming flower new in their garden, at street and everywhere else. People thought that gorgeous flowers are gift from the Sultan. All town was covered by these flowers which would called as "lale" (tulip). Today Lale is not only a flower in this town but also the messenger of spring.

10. Tüketim Çığlığı

Emma olmaktan hoşnut değildim. Bir başkası olmak korkunç. Ben kendimi seven biriydim. En azından yaşarken. Hayattan zevk almak isterdim. Önüme çıkan her şeyi yaşamak, hem de öylesine değil, yaptığım her eylemin kelime anlamına yaraşır bir dolulukta, karşıma çıkanları tüketmek gibi bir yaşamak. İtiraf etmeliyim ki insanları da tükettiğim olurdu. Şimdiye dek bu bende bir tür vicdan azabı yaratmadı. Ama hissetmekteyim ki gitmekte olduğum yer pişmanlıklarla dolu sıcak bir yer. Korkuyorum.
Zaman zaman tüketimin bir tür günah olduğunu düşünüyorum. Çöp konteynırları dolusu tüketilmişlik... zaten üretmek denen şey de tüketilen malzemelerden meydana geliyor. Hatta öyle aciziz ki tüketmeden yapabildiğimiz hiç bir şey yok. Bir evren dolusu zavallı... Yine de kendime acımayacağım. Henüz değil.
Hayal kuracak kadar bile vaktim olmadığı için üzülüyordum. Sonra yolcuların bazıları fısıldaşırken duydum. Andrea diye seslendi biri otekine "Duracağımız limanda Richard adında bir adam yaşarmış. Bu adam geçmişte icat edilen bir hayal makinesinden geçerek buraya gelmiş. Makine aklımızdaki resimleri gerçek denebilecek kadar sahici hayallere dönüştürüyormuş. Ama bu deneyimi ancak bir servet ödeyenler tadabilirmiş."
Belki de yalnızca bir söylenti. Yine de Onu bulmak istiyorum. Ve bir de üzerime yapışıp kalan Emma kimliğinden kurtulmak!
Demir atmamızla birlikte martı çığlıkları duyuldu. bozuk bir pikabı çağrıştırıyordu. Martılar yırtıcıdır. Öyleyse romantikler martı seven vahşiler olmalı. Sarhoş hayvanlar şu martılar. Aynı sahilde döner durur, gelen gidene öylece bakarlar. Gitseler yolcuların peşinden, belki başka diyarlarda mutluluğu keşfederler. Mutlu olsalar belki böyle acıklı acıklı ciyaklamazlar. Hem martılar sahilde yaşamasa belki böyle çok gitmez insanlar.