4 Aralık 2011 Pazar

5. Transatlantik

Şehrin dar sokaklarında yürüdüm bir süre. Üzerimi örten yaprakları hatırladım. Ölmüş olabileceğimi anımsadım. Adem de kendini çıplak hissetmiş midir benim gibi? Sırası değildi düşünmenin.

Ne kadar vaktim olduğunu bilmiyordum.bir yerlere saklanabilir, kaçabilir yada hayatım boyunca tatmadığım çılgınlıkları vaktim yettiğince tadabilirdim.Karar vermek hiç böyle zor olmamıştı.hayatına yön vermek değildi bu, ölümüne karar vermekti.deniz hep ilham verir ya hani, acaba buradaki insanların ilham kaynağı bir deniz varmıydı civarda.belki bir göl yada nehir.havadaki nem, yakınlarda en azından bir su birikintisi olduğuna işaretti.yokuş aşağı yürüdüm.yuvarlandım.koştum.yokuşlar yüksekliğince rakım sıfıra ulaşmıştı nihayet.ilham birikintisi tam karşımdaydı.sandığımdan da büyüktü.ucu bucağı gözükmeyen bir okyanus.Pasifik kadar tuzlu Atlantik kadar soğuk.Koca bir transatlantik limana demir atmış, heybetini bütün şehre sergiliyor.Fakir kentin zengin limanında, garip Titanik burukluğu var.
Acaba atlasam gemiye bilet sorarlar mı bana?ucuza bilet bulabilir miyim yada? neden ucuz olmalıysa...zengindim ben.hala öyle miyim acaba?satabileceğim bir inci kolye yada değer vermediğim bir yüzük olsaydı keşke üzerimde.
Denize biraz daha yakın olmak istedim.kıyıya ilerledim.eğilip suya dokunmak istedim ama su üzerinde durduğum platformun çok aşağısındaydı.yetişemedim.suya yansımıştı suretim.yorgun görünüyordum.değildim halbuki.
doğduğum şehirdekilere benzer tahta oturaklı banklar sıralanmıştı kıyı boyunca.oturup çekirdek çitler yada öylece bakardık denize.çay içerdik hava soğuksa.oturup bir süre denizi izledim.yorgun görünüşüme dinginlik katacağına inandım.dalgalara kulak verdim.bütün sesler kayboldu sanki.şehir boşalsa böyle baş başa kalamazdım dalgalarla.Sonra bir kadın çıkageldi.Esmer iri dalgalı saçları, iri gözleri ve göğüsleri, yerleri süpüren elbisesi, çıplak ayaklarıyla, intihar provası yapan, sakin bir kadındı.oturduğum banka yanaştı.gemiye binmek isteyip istemeyeceğimi sordu.bu şehirde kalmak için sebebim olmadığını söyledim.sıcak bir gülümsemeyle elindeki bileti uzattı bana."hala kalmak için bir sebep bulamamış olursan 1 saat sonra gemi demir alacak" dedi.
Sanki okyanusa aitmiş gibi usulca dibe batışını izledim Emma'nın.Saçlarının suda dağılışını, hava baloncuklarının seyrekleşerek kayboluşunu izledim.nereye gittiğini görmek için eğilip suya baktığımda karşılaştığım yine kendi suretimdi.hala yorgun görünüyordu ama bunu dert edemezdim çünkü yakalamam gereken bir gemi vardı.Ve ben o gemide, biletiyle yolculuk yaptığım kadın Emma olarak anılacaktım.




25 Kasım 2011 Cuma

4. Geçmişten bir gün

Eğer söz vermekten korkuyorsanız, başkalarının size söz vermesine izin vermeyin.Yoksa hep vicdan azabı duyarsınız. Bu yüzden içim rahattı. Geri döneceğime dair kimseye söz vermediğim gibi, beni bekleyeceğine dair de kimseden söz almamıştım.İndiğim durakta beni kimsesiz bir bavuldan başka bekleyen yoktu. ne bir tanıdık ne de bir sürpriz.Ama vicdanım rahattı.Benim tercihim.
İndiğim yer bir sahil kasabaydı. Evlerin çoğu eski ve bakımsızdı.En yükseği üç katlı.içine girmeseniz de hayal edebilirdiniz evlerin ahşap kokulu küçük odalarını.Böyle yerler gençlere huzur verir, yaşlılara keder.Zaten benim için yaşlılık ağır bir kederle eş değer.
Yamuk kaldırımların ortasından geçen dosdoğru yollar.yapıldıkları tarihte kalmışlar.arabaların yolu bu tenha sokaklara pek düşmüyor.sadece bir kaç mahalle sakininin teker izleri var.hangi tarihteyiz biz? bu gıcır ford Granada da neyin nesi? hızla girdi sokağa.nereye gitmek istediğinden emindi.alçak ahşap kapılı bir evin önünde durdu.içinden çocukluğum indi.şimdi hatırladım bu arabayı ve bu mahalleyi.Patlamış mısır ikram ettiğim ihtiyarı.ihtiyarın karanlık bakışlarını ve yalnızlığını hatırladım.o zamanlar yalnızlık hakkında bir fikrim yoktu tabi.karanlıksa görmeden gözlerimi kapattığım bir vakitti.

22 Kasım 2011 Salı

3. Başkalarının eşyaları

Silahın patlaması kulağımdan henüz silinmemişti. Sanki makinist her gün böyle bir durumla karşılaşıyordu.niçin durdurmadı treni.belki de duymamıştı.hatta sağırdı.çünkü makinistlerin görmesi yeterli, duyması gerekmezdi.trende "son durak" anonsu yapıldı.oldukça kısa bir hat, belki de küçücük bir kasabaydı burası.indiğim yer banliyö istasyonundan çok garı andırıyordu.birbiriyle ilgilenmeksizin ufukta kesişen rayları izleyen, sıra sıra dizilmiş insanlarla doluydu.küçük bir kasaba için kıyamet dolusu insan vardı istasyonda.kalabalıklardan hoşlanmam.uzaklaşmak istedim.ne kadar vaktim olduğunu bilmediğimden hızlı hareket etmeye gayret ediyordum.
istasyondan çıkacakken bir valiz ilişti gözüme.belli ki kimsesiz ve kaybolmuştu.belki unutulmuş belki de işe yaramaz olduğundan bilerek terkedilmişti. şüpheli ihbarı yapılamayacak kadar masum görünen bu valiz, üzerine işlenmiş isimden anlaşılacağı üzere Patrick adlı birine aitti. üzerine isim işlenmesinin sebebi kaybolunca bulunmasını kolaylaştırmak değildi kesinlikle.öyle olsa soyadı ve adres de bulunmalıydı. tek sebep sökülmüş dikişi yeniden dikerken, anlık bir yaratıcılık esintisinin sahibini esir almış olmasıydı. Bu valizi neden bu kadar inceledim bilmiyorum.onu sevmiş olmalıyım.bazen bazı eşyaları bazı insanlardan çok sevdiğim oluyor.onu böylesine sevdiğime göre haketmiş sayılır mıyım.Patrick onu benden çok sevmemiş ki bırakıp gitmiş.Hem Patrick de kim oluyor, tabii gerçek adı buysa.Hem hiç eşyam yok yanımda, yiyeceğim ve param da.Hem Tanrı beni gözetiyor ve bu fırsatı önüme sunuyor olabilir.
Yine de o valizi orada bıraktım.Ne kadar vaktim olduğunu, hayatta mı yoksa ölümü olduğumu bilmiyordum.varlığından şüphelensem de varlık ihtimalini ihmal edemeyeceğim cenneti kaybetme korkusuyla valize elimi bile sürmedim.çocukluğumda bana öğrettiklerine göre, başkasının malı başkasınındı, terkedilmiş dahi olsa.

21 Kasım 2011 Pazartesi

2. "la dispute" etkisi

Melissanın hıçkırıklarıyla uyanmış bulundum.yapraktan yatağıma dönüp baktım.bir süre dolaşıp gelsem eskisi gibi bulacağımdan emindim.ne kadar süredir orada olduğumu bilmiyordum.üstelik omzum fena halde tutulmuştu.hem burası rüzgar alan bir parktı.pekala daha iyi bir yer bulabilirdim.Eğer gerçekten ölmüşsem, umarım öyle değildir, bana istediğim gibi dolaşma izni verdiklerine göre, naklimi başka bir parka bile alabilirdim.Acaba neden cennete gitmedim.Buna sebep günahlarım yada cennetin varlığı.belki de cennet diye anlatılan aslında yaşadığımız yer ve ölüm bunu anlamamız için gözlerimizin önünden kalka bir perde.ben ölmüş olmalıyım.daha önce böyle şeyler düşündüğümü hiç hatırlamıyorum.
ağır ağır yaklaşmakta olan lokomotif sesini duydum.burası eski bir yerleşim yeri olmalıydı.tren sesine bakılırsa, raylar da vagonlar gibi uzun yıllar öncesinin imalatıydı.biraz şehri dolaşmak fena fikir değildi.hava alır geri dönerim diye düşündüm.trene yetişmek için koşar adım yürüdüm.tam durağa vardığımda tren kapılarını açtı.param olup olmadığını bilmiyordum.bindikten sonra ceplerimi yokladım.pantolonumun arka cebinde toplu taşıma araçlarında kullanılan şu hızlı geçiş kartlarından birini buldum.üstelik bakiyesi hayli fazlaydı.bu acıkana kadar gezebileceğim anlamına geliyordu.sahi ölüler de acıkır mı?
Zenci bir kadındı makinist.ben binerken bana bakıp gülümsedi.bende gülümseyerek karşılık verdim.ama tek kelime etmedim.hangi dilde konuşmam gerektiğini, o dili bilip bilmediğimi bile bilmiyordum.vagonun arkasına doğru ilerledim.vakit gündüz olduğundan yada şehrin popülasyonundan, trenin mavi koltuklarında oturacak boş yerler vardı.gözüme kestirdiğim bir tanesine doğru ilerledim.Yanına oturduğum Adam camdan dışarıyı izliyordu.İşe geç kalmış gibi endişeli bir yüz ifadesi vardı.arasıra bacağını sallıyordu sanki trenin hızlanmasına yardımı olacakmış gibi.henüz iki durak ilerlemiştik ki ilginç bir adam bindi trene.aslında ilginç olan adam değil de güç bela trene iteklediği pianoydu. pianonun altına 4 tane tekerlek ekleyip, taşınabilir hale getirmişti.bol bol sokak sanatçısının olduğu bir şehirde olduğumu hissettim ve böyle bir yerde uyandığım için şükrettim.adam trende kendine uygun bir yer buldu ki burası tam olarak benim en fazla 2 adım uzağımdaydı.sonra müziğini çalmaya başladı.daha önce duymadığım bir parçaydı.ama şarkı bittiğinde adını mutlaka soracaktım.ne yazık ki şarkı bittiğinde sormaya fırsat bulamadım.

19 Kasım 2011 Cumartesi

1. Başlangıç

Öylece uzanıyorum.Ölmüş olmalıyım.Üzerimdeki hafif ağırlık bedenimi gömdükleri toprak olmalı.Kulağıma ilişen fısıltı, cennete söylenen ilahiler.Denesem, gözlerimi açabileceğimden emin değilim.Hatta gözlerimin varlığından bile şüpheliyim.
Latin dilinde sözler mırıldanıp, böyle hıçkırarak ağlamasa adını bilmediğim kadın, belki asla denemezdim gözlerimi açmayı.Ama biri onu susturmalıydı.Ağlama sesine katlanamam.
Kirpiklerimi araladım.Görmeme yetecek kadar ışık doluştu gözbebeğime.Karanlık ve yağmur yüklü bulutları gördüm.Demek hala gözlerim vardı.Duyduğum heyecanla, kısa bir süreliğine ağlayan kadının hıçkırıklarını yok sayabildiysem de fazla uzun sürmedi.Bir adım öteye gidip, doğrulmayı denedim. Gözlerimi açmak kadar kolay değildi doğrulmak.Ama başardım.Bu esnada üzerimdeki ağırlığın sebebini keşfettim.Toprak değildi.Toprağı ve bedenimi örten, şehri esir almış kuru yapraklardı.Ağaçlar bütün yıl biriktirdikleri kederi bir çırpıda silkinmişler gibi.
Kadın ağlamaya devam etti.Tam gidip teselli edecektim ki bir adam çıkageldi.Ona Melissa diye hitap etti, küfürler etti ve nihayet susmasını emretti.Bir kadına böyle davranılmamalı tabii ama benim muhtemel tesellimden daha etkili olduğu aşikar.Bazıları ne kadar farklı.

0. Diriliş

Kısa bir süre önce ölen "Karakterler" ya mezarlarını yada mezarlarında aradıkları huzuru bulamadıklarından, geri döndüler.Lev Tolstoyun dirilişi gibi değilse de, onların ki de tarafımdan kurgulanan sade bir diriliş.Eğer hafızam onları hatırlamama imkan verirse ve gerçekten canım onlarla tanışan birinin hikayesini anlatmak isterse, eğer bir de uykum gelmez ve midem bulanmazsa, öykülerine bu sayfada yer vermek istiyorum. Bunu yapabileceğimden emin değilim.en azından deneyebilirmişim.

15 Kasım 2011 Salı

Şampanya

http://www.turkishmusicportal.org/list_songs.php?type=5&lang2=en

yukarıdaki linkte cumhuriyet dönemi çağdaş Türk müziği örneklerinden "içelim bol bol şampanya" bulunmaktadır.
üzerinde çok konuşulması gerektiği kanaatindeyim.
Maalesef müzik tarihi bilgim bu konuda güvenilir görüşler sunmama elverişli değil.ama türk müziği kültürünün belli bir dönemini temsilen böyle bir şarkı mevcutsa, türk olan herkesin birşeyler söylemeye hakkı olduğunu düşünüyorum.
her alanda gözlemlenmesi mümkün olduğu gibi, müzik alanında da türkler, batıyı örnek almak adına batılı olmaya kendilerini fazla kaptırmışlardır.zira şarkıda türk ezgilerine rastlansa da, ne şampanya türk içkisi ne de müzik türk müziğidir.sanıyorum ki kulağa oldukça batılı geldiği için "çağdaş" adı verilmiştir ki bu da yanılgının boyutunu gözler önüne sermektedir.
Öte yandan, Türk toplumunda, Osmanlı geleneğinde de olduğu gibi, kadınların şarkı söylemesi abes bir kavram değildir.Cumhuriyet öncesinde abes olan bir şey varsa o da kadın ve erkeğin bir arada şarkı söylemesidir.Sanıyorum ki bu düşünceyi silmek amacıyla, kadının erkeğe eşlik ettiği şarkılara dönemin örneklerinde oldukça sık rastlanmaktadır.

14 Kasım 2011 Pazartesi

Benlik Kırıntısı

neredeydi, ne zamandı, kimdi hatırlamıyorum.belki bir film karesiydi belki önceki yaşamımdan bir kesit.bir kız görmüştüm.yüzü hafızamda oldukça net.dümdüz kumral saçları, beyaz teni, kocaman gözleri vardı.kahverengi, yünlü, uzunca bir hırka ve içine pantolonunun paçalarını tıkıştırdığı kalın botlar giymişti.saatte üç beş arabadan fazlasının geçmediği bir sokakta yürüyordu.ne oldu, nasıl oldu hatırlamıyorum.kız yerdeydi.bedeni sırt üstü asfalta çarpmıştı.kanlar sızıyordu başından.gözleri hala açıktı.kim dedi, nasıl dedi bilmiyorum ama bildiğim kızın öldüğüydü.neden öldü bilmiyorum ama, onu öldüren her neyse ona olduğu kadar yakınımdaydı.

13 Kasım 2011 Pazar

Dolunay

güneş her gün kendini gösterir ama ay öyle değil.o işini bilir.yavaş yavaş belirir.kendini göstermesi 2 hafta alır.2 hafta uzun bir zaman dilimidir bekleyen için.gecede dolunay belirdiğinde, güzelliği eşsizdir.bazen sokak lambalarına asılı olduğunu düşünürüm.bazen daha da yakındır.uzansam tutacakmışım gibi. ama uzanmam. ya göründüğü kadar yakın değilse. elim boşta kalır eğer öyleyse. Luna der kimileri. Yüzünü gösterdiği gecelerde güneşten bile parlaktır bekleyen için. Gitme vakti geldiğinde, bir süre aynı göğü paylaşır güneşle.ışığı bol olan kazanır elbette. özlem dolu geçecek iki haftanın ilk anlarıdır bunlar.Çok beklendiği için güzeldir luna, halbuki delik deşiktir teni.susuzluktan kavrulmuştur yüreği.bir yanı hep karanlıktır.

11 Kasım 2011 Cuma

Ucuz Oyunlar

Farkında olduğum ama olmazlığı yeğlediğim ucuz oyunları düşündüm bugün.insanları utandırmaktan hoşlanmıyorum.
ayakkabılarım ıslaktı.çorap giymemiştim ve deli gibi yağmur yağıyordu.ayak parmaklarımın buruştuğunun farkındaydım.bez ayakkabılar sadece ayakkabıydı, amaçsız.
dökülmüş sarı yapraklar bileklerime ulaşacak yığında, sokakları kaldırımları ve caddeleri dolduruyor.şimdilik kimse temizlemiyor.ıslanınca çok kaygan oluyorlar.düşmek istemem.benim ülkemde insanlar düşenlere bakıp gülerler.
demem o ki yeterince bahanem vardı ayakkabılarımı çıkarmak için.yapraklar halıdan farksızdı hem.hem yağmur da yağıyordu.zaten ıslaktım ve bu hoşuma gidiyordu.
öylece yürüdüm bir saatten fazla.farkında olduğum ama olmazlıktan geldiğim ucuz oyunları düşündüm yol boyunca.epey uzaklaşmışım.arkamdan yaklaşmakta olan trenin sesini duydum.koşar adım durağa gittim.ayakkabılarımı giydim ve eve döndüm.

10 Kasım 2011 Perşembe

Bulutların Üzerinden, Buğday Tarlalarından

hiç ama hiç birşey yok aklımda.anılarımı dağıttım boş beyinlere.aklımı sattım salaklara.saçlarımı kestim.akıttım suyla birlikte.yarının başlangıcına inandım bugün.başlayacaklara kendimi adadım.kimse beni göremez ki.çünkü ben, kayboldum.uyandım ve yola koyuldum geceden.sabaha varırmıyım bilinmez.belki kahvaltı yaparım, sakinlerinin dahi adını bilmediği küçük bir kasabada.yada soba yakar, başında uyuklarım bir kaç hafta.yarının başlangıcına inandım ben bugün.aklımı nehrin akıntısına bıraktım.balıklara yem olsun diye süsleyip de anılarımı.gereksiz bilgilerimi hatta gereklileri sattım yok parasına.neyim varsa sattım bugün.pahalı kıyafetlerimi, topuklu ayakkabılarımı, okunmuş ve okunmayı bekleyen kitaplarımı, telleri oksitlenmiş gitarımı, hayallerimi biriktirdiğim defterimi, üzerinde planlar yaptığım takvimleri, uyumadığım geceleri ve yastık altında sakladığım uykularımı dahi.
bulutların üzerindeyim şimdi.buğday tarlalarından geçtiğinizde, bıraktığınız izleri görebiliyorum.

Şarkıcılar

birkaç şarkıcı var.ne zaman dinlesem yazmak istiyorum.yazacak bir şey de kalmadı ki.söylenmiş şarkı sözlerini mi yazayım.
bugün hava güneşli.nasıl yapıyorlar bilmiyorum ama rengarenk yapraklara bürünmüş ağaçların sinsi bir gücü var şehrin üzerinde.eli makine tutan herkes soluğu parklarda alıyor.kasım yapraklara ne güzel renkler veriyor.kime ne.beni ilgilendirmiyor.
bu şarkıyı duymamıştım.sevmedim.
nakaratı fena değilmiş aslında.
bu şarkıcıyı sevmezdim ya neyse.
tek başıma olmayı seviyorum en çok.
bir de en çok kendimi özlüyorum.

7 Kasım 2011 Pazartesi

Sıkılgan Fareler

Küçük tavan aramızda ne olduğunu bilemediğimiz cisimcikler bulmuştuk.tüylü bir hayvan gibi ve cansızlardı. tavan arası karanlık olduğundan dokunmakla yetinmiştik.ölü bir hayvan olsa kokmazmıydı.
bu taşındığımız küçük ve şirin ev, yepyeni şeylerin başlangıcı oldu.yıllarımız burada birbirini kovaladı ve biz değiştik.tavan arası merak uyandırmıyor artık. bir türlü tanışamadığımız gizemli komşularımız da ilgimizi çekmiyor. öyle ki birbirimizden sıkıldığımızı bile düşünüyoruz bazı bazı. henüz dile getirmiyoruz ama biliyorum, bir gün çekinmeden dile getireceğiz.
herşey sıradanlaşıyor. geçen 5 yıl içinde -belki 6- farkında değildim ama bugünlerde farklı. aynı şeyleri yapıp, günlerin bitişi için sabırsızlanıyoruz.soğuktan çatlamış dudaklarımızda lanetler mırıldayıp eve geliyor ve sabahı beklemeye koyuluyoruz.
yıllar öncesini hatırlıyorum.hiç de zorlanmıyorum hatırlarken.sanıyorum o günlere çok uzak olmadığımı düşünmek içimi rahatlatıyor.ne yazık ki gerçek öyle değil.uzağım.
yıllar öncesini hatırlıyorum.konuşmak için, bakmak için, dokunmak için, sebepler yarattığımız günlerdi.sanki başka iş yokmuş, varsa bile olmasa da olurmuş gibi.

3 Kasım 2011 Perşembe

Telefon Kulübesi

henüz gün doğmamıştı.komşunun alarmı çalmaya başladı.bu ülkede ne kadar ev edindiysem, hepsinin duvarları ses yalıtımı konusunda işlevsizdi.tıpkı burası gibi.
Taşındığımdan ve komşumun her sabah saat 5de uyandığını keşfettiğimden beri telefonumun alarmını kurmuyorum.genellikle alarmı duyup yoksayıyor ve 2 saat daha uykuya devam edip işe gecikiyorum.olsun.rutinim böyle.buna kültür farklılığının yol açtığını, biz Türklerin geç kalan tipler olduğunu filan anlatıyorum arkadaşlara.
Bu sabah tam olarak aynısı olmadı.yine geç kaldım ama farklı bir sebebi vardı.5deki alarma kulak asıp, zaten gözlerimi açık bir şekilde tavana sabitleyerek uzanmakta olduğum yataktan doğruldum.yarım saat içinde normal görünüşümü takınıp evden çıktım.yağmurlu ve soğuk bir sabahtı.Bu da buranın rutini.
her zamanki yolda ilerlerken, yine geç kalmışım gibi acele ediyor, büyük adımlarla sokağı kat ediyordum.aklımda türlü düşünceler vardı ki şu an ne olduklarını hatırlasam dahi burada değinmeyi yazının gidişatı için edişelendiğimden uygun bulmuyorum.-ne yazacağımı bilmediğimden değil, vazgeçip silmekten endişe duyuyorum-
sokağın sonuna vardığımda, her zamanki gibi yolun karşısındaki durakta beklemek yerine, henüz kepenkleri açılmamış pizzacının önündeki telefon kulübesine gittim.bunlardan birini daha önce hiç kullanmamıştım.hayli karışık cihazlar.son model cep telefonlarımızı kullanmak bunlardan çok daha kolay.her makinede olduğu gibi bunları da kullanırken çeyrekliklere ihtiyaç duyacağımı biliyordum.neyse ki çeyreklikleri cüzdanımın ayrı bir gözünde biriktirmeyi alışkanlık edindim de, bu gibi durumlarda kolaylıkla makineleri besleyebiliyorum.
bir dizi ülke kodu girdikten sonra sıra aramak istediğim numarayı tuşlamaya geldi.ezberimde olan, sırf ezberlemek için cep telefonuma kaydetmediğim, her lazım oluşunda aklımdan çevirdiğim numara.evet emindim bir yerlerinde 3 bir yerlerde 8 vardı ama hangi rakam tam olarak neredeydi.ne kadar zaman oldu ki bu numarayı çevirmeyeli.bir yıl mı iki mi hayır ancak bir kaç ay olmalı.hem ne kadar oldu ki ben bu şehre geleli.en fazla bir kaç hafta olmalı.
keşke çeyrekliklerimi makineden kurtarmanın bir yolu olsaydı.belki de denemeliydim.bu saatte, üstelik karanlığa ve yağmura rağmen beni buraya getiren güç her neyse, denememi istiyor olmalı.
en azından bir an için böyle bir saçmalığa inanmak istedim.aklıma yatan en doğru kombinasyonu tuşladım.sanki yanlış bir rakamı tuşladığımda telefon bunu farkedemeyecekmiş gibi hızla tuşladım rakamları.telefonun girdisi rakamlar değil de, daha çok kimi aramak istediğimin bilgisiymiş gibi.
hiç beklemeden açtı karşı taraf.yemin ediyorum, kalbimin durduğuna inandığım bir andı.sahiden durmuş olamaz elbette.çünkü hiç tanımadığım bir sesin bana isteksizce alo deyişini gayet net duyduğumu hatırlıyorum.vakit kaybetmeden ahizeyi kapattım.beni yanıltan hafızama kızgın değildim.ama emindim, biri benimle dalga geçiyordu.biri iç güdülerimi kontrol ediyor ve bana anlamsız işler yaptırıyordu.
eve döndüm.pijamalarımı giyip, dağınık bıraktığım yatağa uzandım. 1 saat kadar sonra işe gitmek için uyandığımda, beni bu yaptığıma inandıran, cüzdanımda eksilen çeyreklikler ve henüz kurumamış saçlarımdı.

31 Ekim 2011 Pazartesi

"sevmek zamanı"

"şimdi sırası değil. önce şu resmi bitirmek istiyorum"
"sahi kim ki o çizdiğin.ben değilim belliki."
"evet bir başkası.tanıdığını sanmam."
"peki.bitince bakarım öyleyse.bunca işi ertelediğine değer umarım.öyle çok vakit harcıyorsun ki tablonun başında"
"evet değiyor.değmese de çizerim."
"çiz tabi.sen bilirsin."

30 Ekim 2011 Pazar

Kahve Tortusu

parlak yüzlü kaşıkta gördüm yüzümün yansımasını.metal kokulu gecelerden biriydi.uyaklı cümlelerimden vazgeçmeye karar vermiştim ki, uyku bastırdı ve başım döndü, yığıldım aniden.halı yumuşaktı.tüyleri burnuma kaçtı.hapşırdım.korktum ölmekten.saniyelik kalp duruşlarını anlatan efsaneyi hatırladım.ölüm çöktü üzerime.yaşadığımı hatırlamak için kaşığı kahvemin kremasına daldırdım.haddinden fazla tatlı krema kaydı kaşığın üzerinden.tarçın koktu kar taneleri.ve beni içine çekti kahve.süzüldüm bardaktan içeri.uzun bir yolculuktu.kaygan porselende süzüldü çelimsiz bedenim.sinek vızıltısıydı sanırım duyduğum.kulağımda vızıldayan bir müzikti yada.ama eminim vızıltıydı.her neyse, hiç olmadığım kadar hafiftim yine de.sonsuzluk gibiydi.hiç bitmeyecek gibi.parlak kaşığın ışıltısını gördüm tepemde.hala dumanı tütüyormuydu acaba kahvenin.oldukça sıcaktı içerisi.ama uyku sıcaklığından fazlası değildi.elimi uzatsam yukarı, geri çıkabilirmiydim acaba.deneme vakti değildi henüz.tadını çıkarmak istedim uzun uzun.düştüm ve düştüm ta ki dipteki tortuya ulaşıncaya dek.kumsalda ayaklarını suya sokmak gibiydi aşağısı.hem ıslak hem tortulu. parmak aralarımda dolaştı kahve tortusu. gıdıkladı ve çekildi.gelgit gibi kararsız kahve tortusu, bir oraya bir buraya savruldu.sonra yukarı doğru yol aldılar.hızla çırpınmaya koyuldular.giderek soğudu içerisi.belli ki savrulan tortular yaklaşan hortumun habercisiydi.gitme vakti dedim kendi kendime.yukarı kaldırdım başımı.yola koyulmaktı istediğim.ama önce şaşkınlığımı dile getirmeliyim.kaşığın parlak yüzü, yerinde duramayan bir güneş gibi çepeçevre dolaşıyordu bardağın çeperlerinde.çarpıyordu bazen.hoş bir tını çalınıyordu kulağıma.ama uzuyordu titreşimler.sonsuzluk gibiydi.bitmek bilmedi bir süre.sonra duruldu fırtına.güneş çekildi yavaştan.peki ya kimdi beni önce dibe salan ve sonra umursamadan karıştıran.ben kahvenin tortusunda geziniyorsam, ben değilim kaşığı tutan.kimdi öyleyse güneşimi yerinden oynatan.gidip hesabını sormalıydım.son bir kez yüzemeden kahvenin en koyu sularında, kulaçlarımı savurdum yukarı.gidişimden kısa sürmüştü dönüşüm.öyle acele etmeme rağmen, döndüğümde yalnızca kendimi buldum.öylece dalmış, kahvemi karıştırıyordum.

29 Ekim 2011 Cumartesi

Zavallıya

seviyorum boşluğu.düşmeyeceğini bilerek uçma hissi.siyah kuğunun kanat çırpışları, çevredeki huzuru dağıttı.kötülük esintisi, seni baştan çıkardı.seni tanırım.doğmadan önce belliydi ya kaderin, araftan geçiyordum.cennetteydin sen.köprünün sağında gördüm seni.ve bir roller coaster geçti cehennemden.çığlık çığlığa çıplak bedenler.dikkatim dağılmış olacak. mani olamadım hamuruna katılan kararsızlığa.keşke sadece markette kararsız olsan.nasıl böyle kararsız olmayı beceriyorsun bilmem, yaşayıp yaşamamaya karar veremeden geçirdiğin 25 yıl olmuş.suçlama beni.ben olsam ölmeyi seçmiştim çoktan.

Sarmaşık Sardı Zamanı

yalvarırım zaman dur gitme.
sahneye itme beni, üzerime doğmasın ışıklar,
ölmeyeyim henüz.biraz yavaş.
biz çocuktuk. kalp atışlarımız hızlıydı şimdikinden.dizimiz kanasa, yarası kapanırdı iki güne.tadını çıkardık.hem de öyle güzel çıkardık ki, damağımıza yapıştı anılar.dişlerimin arasında kırıntılar.
yanlışlarımız bizi yaşlandırmadan
zaman dursa bir kaç zaman
mikrofonda Stephen olsa yine,
someday dese. inse sahneden. kulağıma fısıldasa. someday dese.
yine de giderdik.hiç bir yere olmasa evimize giderdik. o eski tahta masada yaşlanacak değildik ya, nasılsa giderdik.kuzey kutbuna olmasa, ekvatora.
Stephen iyi şanslar dilerdi ben çıkarken.cam kapı üzerime kapanırdı.mutlaka kar yağardı dışarıda.ve cam kapı buğulanırdı. elimle silip son kez içeri baksaydım keşke. belki tanıdık bir yüz görür de vazgeçerdim.
sesin çok çirkin adam.katlanamıyorum seni duymaya.ne olur zaman bu çirkin sesle dolup bitme.biraz daha yavaş.ağır ağır geçsin saatler.dursan keşke.dur dediğimde yada canın istediğinde.

27 Ekim 2011 Perşembe

Phantom of the Opera

-Ay! affedersiniz.
-otobüsün en fena yeri, ayakta durmak çok zor değil mi?
-evet.bağlantı yeri ya ondan.
-eh, evet sanırım ondan.
-ne çalıyorsunuz?
-bunu mu soruyorsun, gitar.
-farketmeliydim.hem de gibsonmış.
-gibsonı herkes sever:) nereye gidiyorsun?
-son durak.
-yok yanlış anladın.hangi okul demek istedim.
-ben bitirdim.okumuyorum.
-öyle mi? seni Berklee'de gördüğüme emindim. bu geceki konserde değilmiydin?
-evet ama sadece dinleyiciydim. çok güzeldi.
-öyleydi.
-sen Berkleedensin galiba?
-evet.
-beğendin mi konseri?
-şey, aslında, sahnedeydim ben.
-nasıl yani? ciddi olamazsın.
-yo, ciddiyim.
-bu durumda seni görmem gerekmezmiydi?
-evet, şey, belki biraz arkadaydım. ben operanın hayaleti olmasam, arkada oturanlar senin kadar şanslı olamazlardı. ve inan bana, müziği asla duyamazlardı :)
-yalnızca bir hayaletsin demek.
-operanın hayaleti.müzik mühendisliği öğrencisiyim.
-bunu hiç duymamıştım.
-boşver, duymadığımız ne çok ses olduğunu bilsen...hayaletler mesela.onları duyamıyor bir çoğumuz.
-haklısın.ama ben gitar çaldığını sanmıştım.
-çalıyorum.ama ünlü olamasam da yaşayabilmem gerekir, değil mi?
-neden öyle dedin.Berklee'de okuyorsun.çok paran olduğuna eminim.
-evet :) Berklee bütün paramı almadan önce öyleydi.
-  :) sen nerede ineceksin?
-sondan bir önce.
-gelmek üzereyiz öyleyse.
-hoşçakal.
-dur! gitarını unuttun!

"The destination of this train is Alewife. Doors will open on the right."


25 Ekim 2011 Salı

bahcemde kotuluk cicekleri

.
artık sanatı kovalamıyorum.belki bir gün kendisi gelir. ama artık yolunu gözlemiyorum. yani gelse de fark etmem.
.
sözlükten kelimeler tutmuyorum. işe yaramıyorlar. kaybettim her şeyimi. en başta kelimelerimi.
.
hayır. olmayacak öyle. yenilerini kazanmak zaman alır.
.
kelimeler, sesler, tatlar ve nefes. dahasını yazamıyorsam sanat dudaklarımda olmalı.
.
radyo vardı biz küçükken. yine var. içindeki sesler gibi dışındakiler de değişti.şarkı tutmuyorlar.
.
yaralarımı korumayacağım. kanasalar da olur. gideceğim nasılsa. orada yeni kanlar elbet bulunur.
.
silmeyi yazmaktan daha çok seviyorum.sevdiğim cümleleri sildim.belki sevemediklerimi de seven olur.

21 Ekim 2011 Cuma

Derin bir Nefes

kış geldiği zaman, bulutlar kara döndüğünde, ırmaklar donup buzlar ülkesi uykuya daldığında,
uyanırsam ve uyandığımda donmuş ırmağın altında uzanıyorsam, nefes alamazsam, göremezsem ağaçları parıldatan buzdan sarkıtları
farketmezse beni  ince buz tabakası üzerinde kayan çocuklar, nefes alamazsam,
kuşlar kanat çırparsa üzerimden ben hissedemezsem rüzgarı, çok soğuksa aşağısı, nefes alamazsam, ısıtamazsam ellerimi
güneş ısıtmazsa beni, karanlıkta göremezsem ben güneşi,
ve balıklar da inmişse derinlere, büyükler tüketmişse küçükleri ve sıra bana gelmişse
nefes alamazsam, bağıramazsam, seslenemezsem, çok derindeysem ve kimse duymazsa beni
belki pasifiktir suyuna karıştığım.bulun beni.

19 Ekim 2011 Çarşamba

Vitrin

eskicilerde bir koku olur ya hani, naftalin gibi amonyak gibi toz gibi bir koku. eski kıyafetler ve eski plaklar, bavullar ve sandıklar içine tıkılmış hayatçıkların kısa özetleri.
işte bu tanıştığım eskici her bir eşyanın kime ait olduğunu biliyor. adamlarla pazarlık ederken kim olduklarını öğrenip ona göre değer biçiyor. satarken de ona göre satıyor. bu durumdan çok karlı çıktığını sanmam. çok para kazanmaya ihtiyacı da yok gerçi. aylık ulaşım ve barınma masraflarını karşılayacak kadar kazanması yeter. küçük evinin büyükçe bölümünü depo olarak kullanıp, haftanın iki günü kentin işlek pazarlarında satış yapması yetiyor. bir de tren makinistleri, içinde eskileri taşıdığı çuvallara garip garip bakmasa.
hayranıkla dokunduğum bir antikanın fiyatını sordum. bir şey söylemedi. çok sevmiş olmalı. satmak istemiyor diye düşündüm. fiyat söylese alacakmıydım ki.
Dayanamayıp sordum ya eskilerden birini çok severse, yine de satarmıydı diye. başkasının benden çok sevme ihtimali yokmu sence diye sordu bana. Doğru tabi ama ona ne ki başkalarından. güldü bir süre. sonra birşeyler mırıldandı, deyim gibi. anlamadım bende. kapıya yöneldim. hoşçakalmasını temenni edip çıkacaktım ki "satardım" dedi. bu meslek insanı öyle yapıyormuş.önce başkalarının eskileriyle mutlu olmaya çalışıyormuşsun.sonra onlar senin eskilerin oluyormuş.her parçayı satışında için acıyormuş önce.sonra gelen parçaları sahiplenmemeyi öğreniyormuşsun.
Eskici ya biraz sarhoştu yada fazlaca yaşlı. Her halükarda sohbete değer bir amcaydı.

Tren ve Siren

Zaten odam karanlık ve karıncalar yaşıyor kitap sayfalarımda. bir de tren sesi geceyi bölüyor sık sık.
Zaten unuttum kendimi anlatmayı. kısa süre önce başkalarını anlatmaya kaptırdığımdan olsa gerek. şimdi parmaklarım tuşlar üzerinde harmonik harekette. önce yazıyor sonra siliyorum. beni anlatan kelimeleri unuttuğumdan olsa gerek.
Zaten insanız ya, unutuyoruz çabucak. Firavunu da unutmuştuk. ibret almayı unutmak hoşumuza gittiğinden olsa gerek.
Zaten ben de unutulacağım. hatta unutuldum bir çok kere. Akılda kalmak yorduğundan olsa gerek.
Hem zaten ne fark eder. hepi topu bir kaç yıl kaldı yada bir kaç zaman işte. Hem zaten sonralar da önceler gibi hep aynı hep yeniden hep yine.

17 Ekim 2011 Pazartesi

Kafka'nın Amerika'sı

Çok yakın arkadaşının Kafka'ya ihanetinin bize sunduğu armağanlardan biri 'Amerika'. Aynı zamanda çok yakın arkadaşımın bana 'hoşçakal' armağanı. Amerikaya uğurlama hediyesi olarak daha dahiyanesi düşünülemezdi şüphesiz. Bana Kafka labirentinin Amerika'da dahi varolduğunu gösterdi.
Karl Rossmann da diğerlerinden farklı değil.(Gregor Samsa, Joseph ve diğer Kafka karakterleri) Hepsi içlerindeki umuda tutundukça olaylar labirenti onları bulundukları dünyaya hapsetti. Akıllarını kurcalayan değersiz şeylerle boğuştular. Amerika'da bu değersiz bir bavul iken Şato'da şatonun sahibiydi.
Diğer bir ortak yön, labirentin duvarlarını yükseltmeye yetiyor. Hepsi hatalarının cezasını çekiyor fakat bulundukları çıkmaza sebep olan hatalar öylesine saçma ki, trajikomik durumlar doğuruyor.
Zavallı Karl Rossmann 16 yaşında düştüğü gülünç durumla başa çıkmak zorunda. Üstelik özgürleşmek için geldiği Amerika'da.
Benden farksızlar.Sizden de öyle.Labirentlere hapsolmuş durumdayız.Hemde saçma sapan şeylerin cezasını çekmek üzere.
Kafka'nın karakterleri kader ağına düşmüş kimselerdir.Onlar hiçbir olaya sebep olmazlar. Yalnızca kendilerine biçilen hikayelerle yüzleşmekle yükümlüdürler. Kalabalıklar içinde kaybolmuş kimselerdir ki bu kalabalıklar içinde yalnızlaşmak söylemiyle büyük ölçüde örtüşmektedir. Bu da benim, her türlü yalnızlıktan kendine pay çıkaran şairlerin sadece yazabilmek için bu duyguyu yarattıkları inancımı bir nebze törpülemiş durumda. Kafka anlatmış olmasa hayatta inanmazdım.

"A movement without end, a restlessness transmitted from restless element to helpless human being and their works!" -Amerika-