22 mi daha uğursuz bir sayı yoksa 33 mü? belki yalnızca 2 yada 3. bildiğim, her ikisinin veya ikisinden birinin mutlaka lanetli olduğu. 3. ayın 22. günüydü. saat 23.23'ü gösteriyordu. hemen saatimi 1 dakika ileri aldım.23.24. evet böylesi daha iyiydi. şimdi içim rahatlamıştı işte. Emile ve arkadaşlarıyla seyahat etmeye başlayalı 3 gün olmuştu. Benim adım onların yanında iken Cecilia idi. Ne var ki nadiren birbirimizi isimlerimizle çağırıyorduk. Bana Cecilia dendiğinde dönüp bakmamamı, cevap vermememi, umursamamamı, hatta duymamamı doğal karşılıyorlardı. Zaten genellikle kafaları dumanlı birer ahtapot gibiydiler. Bazen ellerine kollarına hakim olamadıklarını düşünürdüm. Çoğu kez dillerine de hakim olamazlardı. En çok sabaha karşı koyulaşırdı muhabbetleri. Kimi zaman devleti kurtarır, kimi zaman devletin varlığını tartışırlardı. Müzik yaptıkları da olurdu. Bilirsiniz işte. Bildiğiniz gibiydiler. Ben ise onların yanında zaman öldüren biriydim yalnızca. Hepsinden daha maceraperest olduğumu düşünüyordum. Onların bir amacı vardı. Aslında bir değil, sıkça değişen onlarca amaçları vardı. Benim ise kaybettiğim kendimi bulmaktan başka ne amacım ne de çarem. Durumumdan ne zaman bahsetmeye kalksam, anlamadıklarını seziyordum. Anlamıyorlardı. Buna emindim. Belki de öyle çok şey düşünmüşlerdi ki zamanın birinde, anlama kapasitesini doldurmuştu beyinleri.
Patti vardı içlerinde. Beni en çok dinleyen o oldu. Bir keresinde, mola vermek üzere durduğumuz köyün açıklıklarında, gecelemeye karar verdik. Meğer o gece sandığımızdan uzunmuş ve dolunay güneşi kıskandırmaya niyetlenip bütün gece kabak gibi başımızda parıldamış durmuş. İşte orada cana büründü hikayem. Uzun uzun anlattım Melissa'nın hıçkırıklarıyla uyanışımı, sonbaharı, yapraklar üzerinde ölmüş olduğumu -ya da öyle sandığımı-. Dolunay kaybolana kadar dinledi beni Patti. Ben susmadıkça başını kaldırıp soru sormadı. Zaten ben de hiç susmadım. Bir şey demesini bekliyordum. O sustukça hikayem daha da hararetleniyordu sanki. Yaşadığım şeyin ne kadar tuhaf olduğuna onu inandırmaya çalışıyordum. O ise, arasıra kısacık saçlarını eliyle dağıtıyor, oturuş pozisyonunu değiştiriyor, başını öne eğiyor, kaldırıyor fakat bir türlü cevap vermiyordu. Anlatacaklarım tükenmişti. Üzerimde anlatmanın hafifliği, anlaşılmamanın ağırlığı vardı. Sonra anlattıklarımın bir tek sebebi olabileceğini söyledi. 'Bizler işgal edilmiş bir ülkenin, beyinleri ele geçirilmiş çocuklarıydık ve benim beynime verilen ilacın dozu yeterli gelmediğinden, kaçış yolları arıyordu. ' Patti beni anlamamıştı. Belli ki aklı, kurmakta olduğu bir düşün içine sıkışıp kalmıştı. Bir ur gibi parçalıyordu anlama yetisini. Bu devirde kim nereyi ne sebeple işgal etsin! ne saçma. Ona bir daha ciddi mevzulardan bahsetmedim. Onun durumu benimkinden bile vahimdi.