Emma olmaktan hoşnut değildim. Bir başkası olmak korkunç. Ben kendimi seven biriydim. En azından yaşarken. Hayattan zevk almak isterdim. Önüme çıkan her şeyi yaşamak, hem de öylesine değil, yaptığım her eylemin kelime anlamına yaraşır bir dolulukta, karşıma çıkanları tüketmek gibi bir yaşamak. İtiraf etmeliyim ki insanları da tükettiğim olurdu. Şimdiye dek bu bende bir tür vicdan azabı yaratmadı. Ama hissetmekteyim ki gitmekte olduğum yer pişmanlıklarla dolu sıcak bir yer. Korkuyorum.
Zaman zaman tüketimin bir tür günah olduğunu düşünüyorum. Çöp konteynırları dolusu tüketilmişlik... zaten üretmek denen şey de tüketilen malzemelerden meydana geliyor. Hatta öyle aciziz ki tüketmeden yapabildiğimiz hiç bir şey yok. Bir evren dolusu zavallı... Yine de kendime acımayacağım. Henüz değil.
Hayal kuracak kadar bile vaktim olmadığı için üzülüyordum. Sonra yolcuların bazıları fısıldaşırken duydum. Andrea diye seslendi biri otekine "Duracağımız limanda Richard adında bir adam yaşarmış. Bu adam geçmişte icat edilen bir hayal makinesinden geçerek buraya gelmiş. Makine aklımızdaki resimleri gerçek denebilecek kadar sahici hayallere dönüştürüyormuş. Ama bu deneyimi ancak bir servet ödeyenler tadabilirmiş."
Belki de yalnızca bir söylenti. Yine de Onu bulmak istiyorum. Ve bir de üzerime yapışıp kalan Emma kimliğinden kurtulmak!
Demir atmamızla birlikte martı çığlıkları duyuldu. bozuk bir pikabı çağrıştırıyordu. Martılar yırtıcıdır. Öyleyse romantikler martı seven vahşiler olmalı. Sarhoş hayvanlar şu martılar. Aynı sahilde döner durur, gelen gidene öylece bakarlar. Gitseler yolcuların peşinden, belki başka diyarlarda mutluluğu keşfederler. Mutlu olsalar belki böyle acıklı acıklı ciyaklamazlar. Hem martılar sahilde yaşamasa belki böyle çok gitmez insanlar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder