Limanda gemimizin iki misli büyüklüğünde yük gemileri demir atmış, malların yüklenmesini veya boşaltılmasını bekliyorlardı. Yağmurlu bir gün için, fazla kalabalıktı sokaklar. Bu kalabalığın içinde Richardı bulmak imkansızdı. Vazgeçtim. Bulsam ne olacaktı sanki. Eminim bahsettikleri makine asla icat edilmemiş bir fasaryadan ibarettir. Gemiden inerken geri dönmeyeceğimden emindim. Bu şehri seveyim ya da sevmeyeyim, Emma olmadığım bir yerde vademi tüketmek niyetindeydim. Başkasının günahlarıyla gömülmek istemem.
Şehir ilk bakışta pek tekin gözükmedi gözüme. Dışarıda kötü bir deneyim yaşamak istemediğimden, sakin bir otel bulmaya karar verdim. Hotel Chelsea tabelası yanıp sönen ışıklarıyla gözüme ilişti. Nereden bilmiyorum ama bu isim bana epey tanıdık geldi. Kendimi bir filmde başrol oynuyormuşum gibi hissettirdi. Bilinçaltım bunu bana hep yapıyor.
İçeri girdim ve 106 nolu odanın boş olup olmadığını sordum. 6 uğurlu sayımdır. Fakat belli ki bir başkası uğurlu odamı elimden almış. Arturo adındaki müşterinin bu densizliğine ses çıkaramadan hemen yanında aynı manzaraya sahip 107 nolu odaya yerleştim. Peşpeşe dizilmiş taksilerden oluşan, alabildiğine sarı bir manzara.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder