28 Mart 2012 Çarşamba

9. Kumdan Kale

Gemi ağır ağır yol alıyordu. Okyanusa saldığımız sessizlikten hoşlanmamıştım. birileriyle muhabbet etmek istiyordum. tanıdık birileriyle karşılaşmak ne hoş olurdu. Gözümün ısırdığı biri vardı aslında. Kim olduğunu hatırlayamıyorum. Raflarda okunacak listemdekileri biriktirdiğim öğrencilik yıllarımdan aklımda kalan bir arkadaşı andırıyordu. Üniversite 1. sınıfta aynı dersi alıp bir daha okul koridorlarında rastalayamadığım yakışıklı çocuktu sanki. Ama o olması imkansızdı. O asla bu turşu kadar buruşmuş surata sahip olamazdı. Nitekim O değilmiş. Franz'mış adı. Bu adı hayatımda ilk kez duyuyorum. Kim adının Franz olmasını ister ki? soğuk ve bencil bir ırkı çağrıştırıyor bana. İçinde F ve r harfleri olması etmez. Isınamadım bu isme, sevemedim. Oysa Allah'ın bana bahşettiği uzatmaları kısa süreli bir aşkla taçlandırabilirdim.
Barok stili yolcu gemimizde bir Vivaldi konçertosu duyuluyor. Ses doğrudan Balo salonundan geliyor. Vazgeçtim aşktan. Biraz müzik yeter bana. Belki dinlerken yığılırım bir sandalyeye. Sakin bakışlar farketmez salonda gezinen ruhumu. Belki ruhum da şu yaşadığım uzatmaya benzer bir ödül kazanır da giriverir balo sanlonundaki yolculardan birinin bedenine. Hem ne olur gidip dinlesem. Emma değil miyim ben. Herkes öyle biliyor ya beni. Kadın piyanistten daha doğal dinleyici kim olabilir. Gidiyorum. Adımlarım kaygan.
koca bir afiş vardı salonun girişinde. Afişte koca bir orkestra resmi vardı. Resmin üzerinde büyük harflerle Lucas yazıyordu. Kalbi notalardan başkasını sevemez olmuş bir adamın parmaklarıydı onunkiler. Orkestrayı yönetirken halinden memnun gözüküyordu. Dinlediğim şey çok güzeldi. Beğenim Emmanınki kadar değerli olmadığının farkındaydım. Keşke benim yerimde olsaydı da yorum yapmaktan kurtarsaydı beni.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder