Belki de artık kurulu bir düzene geçmenin vakti gelmişti. En azından ölümüm konusunda kesin kanıya varana dek. Fakat cebimdeki belirsizlik bunu güçleştiriyor. Nasıl bir hayat süreceğime karar vermem için önce ne kadar param olduğunu bilmem gerekiyor. Oysa paramın miktarı, kim olduğumla alakalı. Çağrıldığım isimler değiştikçe paramın miktarı, hatta dövizin cinsi bile değişiyor.
Bu yüzden toplumun en alt tabakasından bir yer edineyim dedim. En altın ortalarından seçtim yerimi. Fazla dikkat çekmeyeceğim bir yer. Komşularım beni Hirut diye çağırıyordu. Kiraladığım dairenin eski sahibinin adı olmalı.
Taşındığım mahalle, rengarenk çamaşırlarla süslenmiş bir karnaval, pencereme resmedilmiş gibi süslüyordu salonumu. Önce evi temizletecek birini bulup bulamayacağını sordum ev sahibine. Eşinin yardıma gelebileceğini söyledi. Tek odası olan bu evi temizlemek bizi çok zorlamadı. Yerleştim. Yerleşik hayatın değerini o an farkettim. Yerleşik hayat, eve girip ayakkabılarını çıkartabilmek... Sonra çorabını da çıkarıp parkeler arasındaki boşlukları hissetmek. Ayakkabılarımı çıkarınca kendimi gerçek evimde gibi hissettim. Belki de artık bu evi gerçeklerime dahil etmeliydim. Ama ayaklarım... Evimde bir ayna olmadığından yüzümün neye benzediğini ancak tozlu ve perdesiz pencerenin camından yansıdığı kadarıyla biliyordum. Kendimi tanımasam yansımamı 'ben' sanabilirdim. Ama ayaklarım... Onlar kesinlikle 'benimkiler' değildi. Büyükten küçüğe sıralandığında sondaki iki parmağım bitişikti. Her iki ayağımda bir çift bitişik parmak vardı. Önce bunu komik bir göz yanılması sandım. Ayırmaya çalıştım. Olmadı. Uzun zaman ayakkabıyı ayağımdan çıkarmadığım için olabilir mi diye düşündüm. Ama hayır! Bunlar Hirut'un ayaklarıydı.
Artık bu bitişik parmaklar benim işaretimdi. Öyle sanıyorum ki, Tanrı ölüp de tekrar dirildiğimizde bizleri karıştırmamak için böyle işaretler koymuştu. Kimbilir belki mahşerde bizleri hangi özelliklerimizden tanıyacağını not ettiği küçük bir defteri bile vardır. Neticede hayatlarımız bizi bambaşka kişilere dönüştürüyor. Hiçbirimiz bizi dünyaya gönderdiği o göbeği kordonlu bebekler değiliz. Nasıl ki Hz. Adem yasak elmayı yuttuğunda onu boğazındaki adem elmasıyla damgaladı, nasıl Kabil'i alnındaki izden tanıyacaksa, beni de bitişik parmaklarımla işaretledi.
Öyleyse tanınmamak için hep kapalı burunlu ayakkabılar giyeceğim. Hirut'un günahlarının cezasını çekmek istemem. Beni soyup mezara atmadıkları sürece, O'nun beni tanıyacağını sanmam.
2 yorum:
Hayranligimi nekadar iyi gizledigimi biliyosun.ama senin yazilarindan sonra yapamiyorum. Ya cok gercek ve sade ve ufff bilmiyorum.cok kiskaniyorum
Yorumunu görünce çok mutlu oldum :D bazen yazı yazmamın saçma bir uğraş olduğunu düşünüyorum sonra sen bir yorum yapıyorsun yanılmışım diyorum:)
sen ne zamandır blog yazmıyorsun, neden???
Yorum Gönder